18 Aralık 2010 Cumartesi
Nesli tükenen centilmenlere selam olsun!...
Bile bile yakarım 35 mm'leri
Görmek istemem son nefeste
Tutamadığım sözlerin gölgelerini
Yalnızlıksa korktuğunuz
Bastığım yerlerden gelmeyin
Sessizlik...
Kör noktalarda başlayan,
..geçen, biten ömürlere
çekiyorum tetiğimi
Gürültü....
Toprağın altında nefes alanlarla benim işim
Benim işim nefesle
Nefesini tutanlara bağlı namlum
Toprağa bağlı cephanem
Sana bağlı ayaklarımla
Gidiyorum...
Yalnızlık...
Bir filmde ilk aradığın ne diye sorarsam kendime, cevabım bütünlük olur heralde. Bir film ne kadar dallanıp budaklansada, söylemek istediği bir sözü vardır, olmalıdır. Bu sözün sunuluşu yani filmin biçiminin, sinemada anlatılacak hikayelerin kısıtlanmasının da tetiklemesiyle günümüzde daha da önem kazandığını düşünüyorum. Bir başka deyişle sinemada yönetmenliğin algılanışı da değişiyor.
Sinema tarihine kilometretaşı koymuş yönetmenleri bir kenara koyarsak genel anlamda yönetmenlerin hikayeye, filmin türüne uygun bir şekilde sunum yapan adamlar olarak "iş gördüklerini" söyleyebiliriz. Ama şu geldiğimiz zamanda, şöyle kabaca bir bakıldığında özellikle yeni ve farklı duruşlarıyla çıkan genç yönetmenler dışında, eskiden yukarıda tarif ettiğim şekilde "iş gören" yönetmenlerin de yavaş yavaş biçim arayışına girmek durumunda kaldıkları görülebilir. Kısaca filmin bütünlüğünü sağlayan unsurların en önemlisi olan film biçimi günümüzde nihayet arayışlarla gelişmeye ve üremeye başlamıştır. Anton Corbjin de ilk uzun metrajını 2007 yılında çekmiş bir yönetmen. Ama benim için gerçek sinemasını sunduğu ilk filmi The American (Centilmen) dir. Tabi sineması gelecekte nereye doğru gidecek bunu zaman gösterir elbet ama bu filminde bize sunduğu biçimin, üzerine bir şeyler söylemeyi hakettiğini dünüyorum.
Film biçiminde farklı olma dediğimiz zaman aklınıza, öyle klasik anlatının altından girip üstünden çıkan, sondan başlayıp ortada biten, kamerayı oyuncunun orasına burasına bağlayıp aşağı yukarı sallayan bir anlatı gelmesin, en azından sadece bunlar gelmesin.. Film biçiminde farklı olan yapıtlar da farklı kıstaslarla farklı gruplamalara konulabilir. Biz şöyle bir gruplama yapalım: "Filmi öyle yapmak istediği için yapan yönetmenler" ve "Artık benim de farklı bir biçimde film yapmam lazım diyen yönetmenler". Bu grupların isimleri aynı anlama gelecek şekilde farklı olarak isimlendirilebilir. Ortaya çıkan filmlerin değeri ne olur bilinmez ama birinci gruptaki yönetmenlerin çekeceği filmlerin daha "özel" olacağı düşünülebilir. Gelelim filmimize; Corbjin filmi çekerken hangi düşünceyle çekti bilinmez ama ben filmi izlemiş biri olarak onu birinci gruba dahil ediyorum. Bunu da filmi izlerken çok özel bir biçimle hissettiyor Corbjin. Öncelikle filmi klasik anlatıyla sunmayı tercih etmiş ve karakterle özdeşleşmemiz için elinden geleni ardına koymamış. Yani biçim olarak farklı bir şeyler sunmak için oldukça zor bir anlatı tercihi olduğu söylenebilir. Ama biçim olarak yenilik sunan klasik anlatı filmleri çok kolay bir yolu da tercih de edebiliyorlar; klasik anlatıda olmasını hiç beklemediğiniz bir kaç numarayla gözünüzü boyayıp "aha da size yeni bir biçim" deyip karşınıza geçiyorlar. Ama içiniz rahat olsun filmimizde böyle bir durum yok. Corbjin'in filmi klasik anlatıdan hiç kopmuyor aslında. Gözle gürülür hiçbir yenilik sunmuyor izleyiciye biçim anlamında. Ama işte aslında bu noktada farklılaşıyor "diğerleri"nden. Biçimi sadece görsellik zannetmek yanılgısına düşenlerden. Bir filmin biçimi ve iletisi bir bütündür. Bir filmin biçimini oluşturan şey iletisidir, size ne söylediği, söylettiğidir. Yani Corbjin'in yaptığı şey sadece iletisine uygun bir anlatıyı kullanıyor olması. Peki bu filmin yeniliği nerde? Klasik anlatıda bir film izlerken hikayenin gidişatı size bazı yönlendirmelerde bulunur, duygusal anlamda nerde yükselip alçalacağınız bile bellidir aslında. Yönetmen sizi yavaş yavaş sona hazırlar, belki sonu tahmin etmişsinizdir ama hikaye kurgusu size kendini öyle bir sunarki filmin akışı içerisinde zaten bildiğiniz sonla size zirve yaşatabilir. The American, bunu o kadar güzel yapıyor ki, ben son zamanlarda bir filmin finalinde böyle duygusal bir yoğunluk yaşadığımı hatırlamıyorum, üstelik de finali gün gibi ortadayken. İşte The American'ı da yeni yapan özelliği burada gizli zaten: sizin hislerinizde. Yani aslında size yaşattığı, söylettiği şeylerde.
Bir centilmen'in hikayesi bu, işinde kusursuz olduğu kadar duygusal da aslında. Ve bu yüzden asla bir numara olamayacağı bir işi var. Ama yıllardır da duygusallığından ödün vermeden işini yapmaya devam etmiş bir adam. Disiplin, aşk, kurallar ve en son hayat. En son ölümdür esasında ama her ikisi de aynı kapıya çıkar, en son gelen ta başından bellidir. Ölüm yüzünden anın tadını çıkarmayı öğrenmişiz, yaşam yüzünden değil. Yaşamı anlamlı kılmak için yaptığımız herşeyi ölüm korkusuyla yapmışız hep. The American'da da ölümle içiçe olan bir adamın son bir nefesi hep cebinde taşıdığını bile bile, yaşama işteğini gösterir Corbjin bize. İşte bu yüzden "Mr Butterfly"ın nesli tükenmektedir. İşte bu yüzden bu film nesli tükenen centilmenlere son bir selamdır...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



