22 Şubat 2011 Salı

Mucize bekleyen kullarına Tanrı’nın dokunuşu: Lourdes


Avusturya’lı yazar-yönetmen Jessica Hausner’in son filmi Lourdes, bir cümleyle özetleyecek olursak, inancı sorgulayan bir film. Üstelik bunu yaparken, Tanrıyla kul arasına giren dini ritüeller ve mekanlar gibi iddialı bir yol da seçmiyor. Sadece, iyileşme umuduyla dini mekanlara giden bir grup insanla bir kaç günlük bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Aslında bu bizim ülkemiz için çok da yabancı bir durum değil, türbelere akın eden binlerce insanı gözünüzün önüne getirmeniz yeterli olacaktır. Lourdes’te bu durum daha çok “hac” ibadeti benzeri bir organizasyonla  gerçekleştiği için, olaylar adeta dini bir turistik gezi edasında cereyan ediyor sadece.

Lourdes’in inancı sorguladığını söylemiş olsam da, filmin anlatım biçiminin benim sözlerim kadar iddiali olmadığını bilmenizi isterim. Aslında, hiçbir şey hatırlamamanıza rağmen suratınızda morlukla uyandığınız bir rüya gibi. Ve bu dingin yapı filmi öyle bir güçlendiriyorki, elinizi yüzünüzdeki morluğa sürmek dahi istemiyorsunuz. Belki sadece bir arkadaş şakası, sadece boya, ama bilmek dahi istemiyorsunuz. Film boyunca gördüğümüz “dindar” insanların Tanrı’ya bakışlarını, yalvarışlarını ve şifa dilenmelerini gördükçe içimiz acıyor belki, bizden hissetmemiz istenen bu duygunun ne kadar acele verilmiş bir tepki olduğunu anlamamızsa, filmin dingin yapısına inat bir hızla gerçekleşiyor.


Hausner’in kurduğu bu ince ve hassas yapı, Tanrıyla ondan iyileşme umuduyla medet uman insanlar arasındaki bağın niteliğini de temsil ediyor aslında. Film boyunca din adamlarının “önce ruh iyileşmeli” nasihatlerine kulak bile asmayan bu insanlar, Tanrıdan tek bir şey istemektedirler: Şifa. Aslında mağaralara gidip duvarları öpen, gece gündüz dua eden bu insanlar her an, iyileştikleri o anın hayaliyle yaşamaktalar sadece. Bir sahnede görevlilerden bir tanesi Peder’e bir soru sorar; Tanrı iyi mi yoksa, herşeye muktedir mi? Her ikisine de sahip olsa herkesi iyileştirirdi değil mi? Peder’in yanıtı şöyle olur: Tanrı aslında herkesi iyileştiriyor, ama bazılarının mucizeleri görünmezler, onlar içeriden yaşanırlar, umutsuz birinin Tanrı’nın yardımıyla yaşama umuduyla dolması gibi mesela. Aynı peder bir hastanın; Neden ben değil de başkası iyileşti, neden ben değil de o? Sorusuna; İyileşenler ve iyileşmeyenler, zenginler ve fakirler, iyiler ve kötüler, dünyanın bir dengesi olması lazım, cevabını verir. Burada pederin tek bir amacı vardır aslında; insanların bedensel bir şifa aramak yerine ruhsal bir yardım istemelerini sağlamaktır, başka bir deyişle her şeye verilecek bir cevabı olan insandır o.


Peki bu hastalar ne yapmalı, nasıl bir yoğunluğa girmeliler ki iyileşebilsinler, Tanrı’nın kendilerini seçmesini nasıl sağlamalılar? İşte tam bu nokta da Hausner kuyuya atıveriyor taşı sağolsun. Sylvie Testud’un muhteşem bir performansla hayat verdiği Christine karakteri filmin başından itibaren anladığımız kadarıyla dine çok bağlı değil. O da oraya sadece iyileşme umuduyla gelmiş. Ama aslında onun farkı demin de söylediğim gibi, dinle çok bağlı bir karakter olmaması. Hausner’in filmin kırlıma anını Christine’in iyileşmesine çevirmesiyle beraber bizim kafamızda da aynı soru işaretleri beliriyor: Neden diğerleri değil de o? –başrol olması dışında tabi- Bu noktada aklımızda beliren cevaplar arasında başa oynayanlar; Tanrı’nın hastalar arasında şifa bulmak için rol kesmeyen tek kulunu seçmiş olma ihtimali, ya da Chrisitine’i iyileştiren şeyin Tanrı olmama ihtimali, sadece aşktı belki de?. Belki de Tanrı kendini kullanmaya çalışan, sadece iyileşmek için kendine yalvaran ve iyileştikten sonra sırf tekrar hastalanmamak için dua edecek olan diğer kullarına bir ceza vermek istedi, ve içlerinde en dindar olmayanını onların kıskanç bakışları arasında iyileştirdi. Bunlar dışında başka cevaplar da bulunabilir, ama hangi cevabı bulursanız bulun, insanların Tanrıyla olan ilişkileri üzerine, neye olduğu önemli olmamakla birlikte “inanç” üzerine bir şeyler söyleyen, düşündüren bu filmin, vücudunuzda bırakacağı bir kaç morluğun müjdesini verebilirim şimdiden.


20 Şubat 2011 Pazar

Hayat bu, film değil ya!


Zeki Demirkubuz, Masumiyet filmini Samuel Beckett’in “Hep denedin hep yenildin, gene dene gene yenil daha iyi yenil” sözüyle bitirmişti, onun ardından çektiği 1999 yapımı Üçüncü Sayfa’yı da “Yeniklere, unutulmuşlara ve Ajlan Aktuğ’a” sözleriyle bitiriyor. Ajlan Aktuğ Demirkubuz’un C-Blok ve Masumiyet filmlerinde oynamış ve Masumiyet’in çekildiği yıl 1997’de hayatını yitirmişti. Küçüklü büyüklü pek çok rolde oynayan Aktuğ, sinemamızın emektar oyuncularındandı, Allah rahmet eylesin.. Gelelim yazının ilk kısmına, yani “yenikler ve unutulmuşlar”. Her iki filminde de hayatın hep yenik saydığı, daha doğrusu “doğarken ölmüş” karakterler koyuyor karşımıza Demirkubuz.

Ayrıca bu iki filmi bir nevi birbirine bağlayan bir diğer nokta da, İsa karakterinin adeta Beckett’i dinler gibi, daha iyi bir yenilgiye doğru sindire sindire yol alışını izliyor olmamız. Ayrıca İsa demişken oyunculuklara da değineyim; Ruhi Sarı yer yer çok iyi oynasa da filmin bir çok yerinde çok sırıtan bir performans sergiliyor, Başak Köklükaya’ın performansı içinse Sarı’nınkine göre kusurları daha az ve görmezden gelinebilecek düzeyde olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Köklükaya’nın malum gecedeki olayı anlattığı yakın çekimde, Demirkubuz’un kullandığı ses oyunu çok orjinaldi, baya etkilendiğimi söylemeliyim.


Memleketimden insan manzaraları...

Aslında Demirkubuz’un gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden esinlenme öykülerinin “gerçeklik” olgusundan daha çok, benim ilgimi filmlerin hikaye anlatımı ve biçimleri çekmiştir. Ama tabiki bu, filmlerin gücünü bu öykülerden almayacağı anlamına gelmez, üstelik ne kadar biçime ve anlatıma bakarsanız bakın, filmlerin bir çok kısmında Demirkubuz’un bu öykülere sırtını yasladığı da bir gerçek. Bunu da bilerek yapar çünkü bize oldukça kurgusal gelmesini ister bu öykülerin. Hatta o kadar kurgusal olmalı ki, bizim şöyle dememizi ister “hayatta olmaz”. Oysa tokatı çoktan yemişizdir, bizim memleketimizin, bizim arka mahallemizin bir resmidir baktığımız. Duymazlıktan geldiğimiz silah sesleri, kocasından sabahlara kadar dayak yiyen bir kadının çığlık seslerini dinletir bize Demirkubuz. Aslında memleketimizden insan manzaları sunar, ve insan’ın altını çizer. Bu görmezden gelinen hayatların kendi içlerinde bile mutlu olamayan yüzlerinde kendimizi aratır. Bu hayatların, son bulurken gözüktükleri ve bizim tasarladığımız o vitrinin, üçüncü sayfanın çığırtganlığını yapar bize. Aslında bunu bize bir ders vermek için -her ne kadar öyle de okunabilecek olsa da- yapmaz. Sadece bu hayatlardan bir kesit sunmak ister, bu insanlardan haberdar olmamız için de değil belki, sadece hikaye bakımından zengin bulduğu için seçmiştir bu hayatları. Her nasıl okursanız okuyun, elde kalan ortak payda Demirkubuz‘un etkin sinema dili olacaktır.


Bir gülümsemeye açtım gözlerimi, yüzündeki yara izine rağmen sıcaktı bakışları, umutluydu. Duvarlarındaki posterler dışında yüz görmediğim fakirhanemde canlı kanlı bir yüz, üstelik sıcak bakıyor ve gülüyor.. belki de bana. Evimin duvarlarının, eksikliğini bile unuttukları bir şey daha; farklı bir sesin yankısı, ince ve edalı.. benimle konuşan. Aşağılanmadan iki çift laf edebildiğim bir insan var karşımda. Zamanında bir gazete yazarının köşesinde okumuştum, yalnız ve dışlanmış insanlar çok çabuk aşık olurlarmış diye. Doğru galiba, soğuk duvarlarımın arasında üşümediğimi hissettim bir an, aşk bir soba oldu kuruldu ciğerlerimin arkasına..hem belli mi olur filmlerdeki gibi mutlu bir yuvamız olur belki, hayat bu belli mi olur...



19 Şubat 2011 Cumartesi

Yeni bir süper kahraman doğuyor: Aşık Adam


There Will Be Blood’la sinema tarihine kelimenin tam anlamıyla ‘kusursuz’ bir film armağan eden Paul Thomas Anderson, 2002 yapımı Punch-Drunk Love’la ‘ince iş’lere kendine has bir sinema diliyle eğiliyor. Hatta filmin, ait olduğu tür itibariyle romantik komedi türüne de bambaşka bir boyut kattığı muhakkak. Hani bazı filmler için denir ya çok basit bir malzemeden kocaman bir film çıkmış diye, aslında bu tam da böyle bir film işte, hayatta varlığından bihaber yaşadığınız iki tipin birbirlerine ‘deli’ gibi aşık oluşunun hikayesi bu. Alabildiğine saf ve temiz...

Punch-Drunk Love, Anderson’un her filminde olduğu gibi kendi biçimini inşa eden bir film. Ve herşeyden önce bir karakter filmi. Barry Egan(Adam Sandler) karakterinin bir kaç gün içinde değişen hayatının 90 dakikalık portresi. Barry Egan, kendine güvensiz, utangaç ve zaman zaman sinir krizleri geçiren, bekar ve yalnız orta yaşlı bir adamdır. Düşman başına tam yedi tane kız kardeşi vardır üstelik (içinizden ‘sorunun kaynağına indik bile’ dediğinizi duyar gibi oluyorum). Tabi doğal olarak(!) kız kardeşleri de kardeşlerinin bu durumundan oldukça rahatsızlardır ve onu baş-göz etme girişimlerinde bulunmaktadırlar. Tabi bu utangaç adam için bu girişim daha da karmaşık bir hal alacaktır..


Konunun kulağa ne kadar romantik-komedivari geldiğinin farkındayım ama siz aldanmayın, Anderson eldeki bu malzemeyi bir hazine olarak sunuyor bize. Barry’nin, kardeşleri sayesinde tanıştığı Lena Leonard(Emily Watson)’ın hayatına girmesiyle beraber yaşadığı değişimse Anderson’un ellerinde doyumsuz bir sinema hazzı oluveriyor. Anderson, film içinde bir an bile olsa yapay bir aşk muhabbetine girmiyor, üzerinde gittiği doğal ve içten çizgiden şaşmadan Barry’nin tertemiz aşkını olduğu gibi anlatmayı beceriyor. Barry’nin beslediği bu temiz duygular aslında farklı bir boyut da kazanıyor filmin ilerleyen kısmında ve bir nevi süper kahramana dönüşüyor bizim aşık adam. Artık bir “sevdiği olan” bu adam, normalde çizgi roman uyarlaması süper kahraman filmlerinde görmeye alıştığımız bir değişime uğruyor aslında. Adamımız önce sevdiceğini yaralayan 4 serseriye asfaltı öptürecek, sonra da suratına “İçimde öyle bir güç var ki anlayamazsın, hayatımda bir aşk var ve bu beni hayal edebileceğin herşeyden daha güçlü yapıyor” demekten çekinmediği Mattress Man’in mekanını basıp “meselenin kapandığı”nı söyleyecektir. Ve işte bu an yeni süper kahramanımız LoverMan’in doğduğu an olarak tarihe geçer. Her şeyi sevdiği için yapan, yıllar sonra bulduğu bu temiz duyguyu kaybetmemek için inanılmaz bir güce sahip olan, sevginin ve sevenlerin tek koruyucusu Aşık Adam. Sessiz, utangaç, toplum içine çıkamayan bu adam Lena’yla birlikte sadece sevgiyi değil, özgüvenini de bulmuştur. Ve yaşanan bu değişim ve kazandığı özgüven onun saflığından hiçbir şey alıp götürmemiştir üstelik.


Çek temiz havayı ciğerlerine
Toprak kokusunu özlememişsin gibi çek
Acık rol kesiver yani
Bir an varmışsın gibi davran
İnsanlar seni görüyormuş meğer
Üstelik neslin de tükenmiyormuş
Bir selamlık nefesin, bir dokunuşluk canın
Bir de hiç olamadığın “sen”..
..kalmamış bu dünyada
Çek gerçek olmayan bir acıyı daha
Ta iliklerine kadar hisset
Bir adımlık mesafede bekleyen cennete
Yalınayak gidebildiğin kadar git
Hissettiğin kadar olabildiğini anla bu dünyada
Ben bir duygu olsam “sevgi” olurdum..
..diyene kadar dudakların senden ziyade
Gidebilirsin uzaklara
Cenneten kovulmuş ruhların içinden..
..huzurla ayrılabilirsin şimdi.





Karanlığın Vicdanı: İtiraf


Bir günahın arkasından gelen gözyaşları, oraya nasıl sürüklendiğini unutmak istediğin kör bir kuyu, ölüme olmasa bile yalnızlığa duyulan korku, bir kadın, bir erkek.. Utanç duyulan bir geçmiş, geçmişi gösteren bir aynaya dönüşmüş yüzler, köşeye sıkışmışlığın verdiği öfke, bir kaç fotoğraf.. Edenin bulduğu bir dünya, sessizliğin mutluluk getirdiği bir ilişkiler yumağı, son sözü ‘yuvarlanıp gidiyoruz’ olan insancıklar...

Demirkubuz’un “Karanlık Üstüne Öyküler”inin ilkini, yani Yazgı’yı bir önceki yazımda ele almıştım, şimdiyse bu öykülerin ikincisi olan İtiraf’la devam ediyorum. İtiraf’ın ağzındaki baklayı çıkarmadan evvel Taner Birsel ve Başak Köklükaya’nın muhteşem oyunculuklarına değinmeden geçmek istemiyorum. İkiliyi izlerken Masumiyet’teki Bilginer-Alabora’nın performanslarını hatırladım, özellikle de Birsel, karaktere nasıl büründüğünü, filmde gözüktüğü her sahnede ispatlarcasına oynamış. Tabi burada Demirkubuz’un oyuncu yönetimindeki etkinliğinin de altını çizmek gerek. Özellikle restoran sahnesi ve yatak odasında başlayıp evin salonunda son bulan tartışma/kavga sahnesi, ikilinin karşılıklı döktürdüğü anlardan en iyileri.


Demirkubuz, Yazgı’daki umursamaz Musa karakterinin ardından İtiraf’ın Harun’unda umursamanın varabileceği son noktayı zorlamış resmen. Bu açıdan bahsi geçen karanlığa iki uç karakterden bakış attığını söyleyebiliriz. Bir ikileme için de gayet mantıklı bir tercih aslında; paradoksal bir şekilde hem devamlılık hem de karşıtlığı aynı anda karşılaması açısından da oldukça işlevsel. Bu kez de karakterimizin etrafında benzer olaylar cereyan etmekte, en basitinden hikayenin giriş kısmı ve sonraki kırılma noktası aldatma üzerine kurgulanmış. Bu kez farklı olansa Musa’nın hiçbir şey yapmayarak suçlu konumuna geldiği Yazgı’nın aksine, Harun’un bizzat aldatma olayının faili olması ve kardeşten öte sevdiği kankardeşine atmış olduğu kazığın vicdan azabıyla sürüklenişi mevzu bahis.

Demirkubuz İtiraf’ta gösterdiklerinin yanında, bize bıraktığı kazı-kazan kısımlarda oldukça mühim sorular sormakta Yazgı’da olduğu gibi. Bunlardan en önemlisi ise, Harun’u vicdan azabıyla itirafa sürükleyen olaylar örgüsüyle, daha doğrusu olmayan olayların örgüsüyle ilgili. Eğer karısı onu aldatmamış olsa ve mutlu mesut yaşayıp gitselerdi, o halde de vicdan azabı duyar mıydı acaba Harun? Ya da arkadaşını aldatmamış olsa karısından bu kadar kuşku duyar mıydı? Kısacası Harun, adeta onu itiraf etmeye zorlayan olaylar zinciri, mutsuzluk, ihanet, öfke yerine, mutluluk dolu bir ailesi olsaydı da itiraf eder miydi suçunu, onunla yüzleşmek ister miydi? Aslında filmi izlerken bu sorular hakkında duygusal bazı cevaplar beliriyor kafanızda ama hiçbiri bir kesinlik içermiyor. Zaten böyle olması da gerekiyor, çünkü Demirkubuz bazen cevap aramak yerine soru sormanın ve belirsizlik kurmanın asıl cevaplar olduğunu çok iyi biliyor. Ve Yazgı’da da olduğu gibi bizi bu sorularla başbaşa bırakıp ekranı karartıyor.


Günahlarım kalbimden pompalanıyor her nefesimde tüm bedenime. Damarlarım sürüklüyor beni karanlığın içine, her geçen an daha da çok. Dudaklarım hepsinden fena, o sözcükler bana ait olamazlar. Ayaklarına kapandığım suç ortağımla bile konuşamıyorum artık. Kötülük eskiden sadece rüyalarımı kabusa çevirmekle yetinirdi. Şimdiyse gündüzüm gece olmaya başladı, tüm bedenim birlik olmuş hiç olmadıkları kadar hem de, bana işkence edip ağzımdan laf almaya çalışıyorlar sanki. Sakladıklarım onları da yormuş olmalı, aslında anlayabiliyorum onları. İnsanın en yakın dostuna bile söyleyemediği bir sırrı olmasının, omuzlarını nasıl çökerttiğini en iyi ben bilirim. Ölüm beni korkutmuyor hiç, birini öldürmüşüm ben, benden öte benden ziyade birini. Tüm bunlar olurken benimle beraber geçen zamana sığınıyorum, benim affedemediğim beni belki o affettirir bana diye. Ama o da nankörlük ediyor sonunda, bir ben kalıyorum bir de o. Onun yanında az da olsa kalkıyor omuzlarım, bir omuz atıyor sanki üzerime gelen herşeye. Sonra bir şey oluyor; sürüklendiğim yerin değil beni sürükleyenin ‘karanlık’ olduğunu farkediyorum. Onun yanındayım, zamana sığınıyorum, ve bir şeyler itiraf etmek zorunda olmadığım bu gecekonduda yalnız olmadığıma inanmak istiyorum sonunda...


18 Şubat 2011 Cuma

Boş bir ruhun seslenişi: Yazgı


Yaşama verilen bir refleks: Nefes. Al sana bal gibi özet. Neyin özeti, neyin anlamı diye sorma, sadece bir öz olduğunu bil yeter. Boşlukta sallanan bir salıncak gibi, kimin salladığı belli değil, bir insan yok ortalıkta, belki rüzgar ama emin olamıyorsun. Sadece biliyorsun sallandığını. Olmalı mı diye sorular da yok. Sadece olduğuna şahit oluyorsun. Dokunuşlar, tanışmalar, konuşmalar, kavgalar, ölümler.. Hepsine şahit oluyorsun ya da bir yerlerde olduğunu biliyorsun. O bir yerlerde sürekli olan bir şeyler var. Eylem halinde olan varlıklar başka bir eylem halinde olan dünya üzerinde sürekli bir oluşum içindeler. Hepsi bir olaylar bütününün parçası olarak “ol”uyorlar. Onları o yapan şey bu. Olmaları, oluşlar. Varoluşlar, yokoluşlar. Bir öz belki bu laflar ya da bomboş kelimeler. Bomboş bir ruhun o an oldurmaya çalıştığı şeyler..



Zeki Demirkubuz’un sinemasına Masumiyet’ten gelen bir hayranlığım vardır. Her ne kadar hala onun üstüne çıkamamış olsa da kendine has üslubuyla hep kalburüstü işler yapmayı başarmıştır. Masumiyet’in prequel’i(öncesini anlatan) Kader de kusursuza yakın bir sinema örneğidir ayrıca. Karakterleri, diyalogları, mekanlarıyla bir Demirkubuz filmi hemen kendini belli eder size. Yazgı da tam bu anlattığım kalıplarda bir film. Bir “Zeki Demirkubuz Bağımsız Yapımı”. Albert Camus’un Yabancı isimli romanından esinleyerek kaleme almış Demirkubuz Yazgı’yı. Ben kitabı okumadığım için bir kıyaslama yapamıyorum malesef. Ne kadar esinlenmiş? Ne kadar başarılı bir uyarlama? Bunlar şu an için beni aşan mevzular..


Musa’yla beş dakika muhabbet etsem, sonra da nasıl bir adam diye sorsalar, tek kelimeyle umursamaz derim. Ama Musa’dan alınan bu ilk intiba, sadece bir kapı zili kadar açıklayabilir onun karakterini. Zaten filmimiz de, bu intibayı genişletmek üzere, bizi alıp Musa’nın dairesine götürüyor 90 dakika boyunca. Bay “benim için farketmez” neyin nesidir, bunu anlatıyor bize, hatta tabiri caizse finaldeki savcıyla konuşma sahnesi de bir nevi veda hutbesi niteliğinde Musa’nın. Ama onun hayata asıl vedası ne zaman olmuş onu bilmiyoruz. En iyisi “doğuştan” deyip kestirip atmak, bizim için çok da farketmez nasılsa. 


Kulak verin, boşluktan gelen bir ses var!

Bir insanın yaptıklarından hayata nasıl baktığını çıkarmak mümkün olmadığı gibi bunun, açıklaması en zor durum olduğu bile söylenebilir. Bunun bilinçaltıyla başlayıp, alfabedeki her harfe bir açıklama düşecek kadar da ana başlık doğuracağı kaçınılmaz. Zaten sanatın derdi bu değil midir; insanı anlamak. Sanat tarihine baktığımızda da insanı anlamaya çalışan binlerce deneme görürüz. Ama ne zaman bir kesinliğe yaklaşsak, hemen ardından kendi bilinmezliğimiz bize imkansız olasılıkların varlığını hatırlatacak ve tüm seçenekler yerini a) hiçbiri’ne bırakacaktır. Zaten bunun muhasebesini yapmış ve cevabını bulmuş sanatçılar da, insanlıklarına yaraşır bir biçimde “bilinmezliğin” arkasına sığınmışlardır. Diğer bir deyişle cevabı olmadığı düşünülen bu sorunun binlerce cevabına bir cevap daha eklemek ya da onlardan birini kabul etmek yerine, cevapsızlığın varlığından bahsetmeyi, kesin bir doğrunun aranmasının boş olduğunu belirtmeyi seçmişlerdir. Bu yaklaşım kimilerince sadece kolaya kaçmaktır, ve insan üzerine her sorunun bir cevabı da vardır, olmalıdır. Yazgı’nın Musa’sına göre ise insan boş bir ruhtan ibarettir. Etrafında ne olduğunu umursamaz, tüm hayatı yaşamak için verdiği bir nefes kadar basit bir formüle dayanır. Yapacağı her davranış her an değişiklik gösterebilir, bu yüzden sonuçlarından da sorumlu olmamalıdır. İki nefes arası bir sürtünmeden ibarettir hayat. O an içinden ne giliyorsa onu yapmaktır, üstelik sonuçlarına katlanmadan. Çünkü nedenlerin sürekli değiştiği bir dünyada sonuçlar da nedenler kadar değişken olabilir ve bu yüzden sonuçların sorumlusu insan değil, o an olan şeydir. Bir his, bir görüntü, bir ses.. İnsanı onu yapmaya iten şeydir sorumlu olan, ya da yapmamaya. Bu nedir pekala, bu nasıl bir yaklaşımdır? Cevabın olmadığına mı götürür tüm bunlar bizi, yoksa bir cevap var mıdır resmin köşesinde bucağında? Bir eleştiri belki de, umursamaz bir adamın resminden bir düzen eleştirisi, dünya düzeni, Tanrı’nın dahil olmadığı sadece insanların sorumlu olduğu bir dünya eleştirisi. Ne yapar insan ömrü boyunca, ne yapmalıdır ve o kendine düşen hayatı yaşarken nasıl bir dünya yaratır etrafında. Sorumluluk? Nelerden sorumludur bir insan, hangi kurallara göre yaşamalıdır ve bu kuralları kim, neye göre koyar? Bir sorunun cevabını vermek için sorulmuş yüzlerce sorudan bir kaçı. Bu bilinmezliğe bir kıvrım daha ekleyerek onu daha aydınlık kılan onlarca soru. Bilinmez deyip üstü örtülen bir gerçeğe cevap veremese de, farklı bir açıdan bakmamızı sağlamaya çalışması bile takdire şayan. Farklı bir üslupla sorulmuş yeni bir soru. Ama ne varki yeni sorularla daha bilinir olan başka bir sual var ortada. Ve belki de en güzeli bu: Yeni sorular aramak. “Karanlık”ı sorguya çekmek. Bomboş bir ruhun genişliği ve vicdansızlığıyla...

11 Şubat 2011 Cuma

Zararsız Mahlukatlar Sitesi


The Host ve Memories of Murder filmleriyle tanınan 41 yaşındaki Güney Kore’li yönetmen Joon-ho Bong’un son şaheseri Madeo’yu izledikten sonra, ilk filmini daha da fazla merak etmiştim. Ve nihayet bugüne kısmetmiş Barking Dogs Never Bite’ı izlemek. Öncelikle yönetmenin Michel Gondry ve Leos Carax ile beraber çektiği “Tokyo!” filmi dışındaki 4 filmini de izlemiş biri olarak filmografisindeki en öznel iş olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bong’un sinemasıyla Memories of Murder’la tanışmıştım bundan yaklaşık 4 yıl önce, ve tek kelimeyle mest olmuştum. Hatta filmin bence David Fincher’in yönetmenlik anlamında en güçlü filmi olan Zodiac’a esin kaynağı olduğunu da düşünüyorum. Diğer filmlerini de izledikten sonra haliyle yönetmenin her filmini belli bir beklentiyle karşılıyorsunuz. Tabi Barking Dogs Never Bite’ın ilk filmi olduğunu düşünerek beklentilerimi bir kenara bırakıp, sadece büyük bir merakla oturdum filmin başına.


Bong’un ilk filminin en güçlü yanı mükemmele yakın kurgusu. Senaryosuyla beraber filmi taşıyan bir diğer unsur da tabiki Bong’un anlatım gücü. Yer yer serpiştirilmiş deneysel kısa filmler gibi duran filmin içine çok iyi yedirilmiş kısımlara hayran olduğumu söylemeliyim. Karakter tasvirleri o kadar iyi yapılmış ki bazen senaryoyu sadece karakter omuzlarında götürmeye bile girişiyor Bong. Daha o zamandan sinema zekasını belli eden kamera açı ve hareketleriyle istediği zaman gerebilen, istediği zaman duysula bağlayan, istediği zaman da gülme krizine sokan yetkinliğiyle şov yapıyor resmen. Artık günümüz de binbir şekle bürünen hikaye anlatımları arasında kendi tarzının çizgilerini o kadar esnek çekiyorki Bong, hem ona ait olanları daha da geliştiriyor hem de başka tarzları kendi tarzına yedirerek yeni melez bir biçim ortaya çıkarabiliyor bu sayede. Ve belli sahnelere mal edilmiş kamera açı hareketleriyle tabiri caizse oyuncak gibi oynuyor. Bu anlamda günümüz sinemasının en yaratıcı yönetmenlerinden bir tanesi olduğunu ispatlıyor.

 

Bir hayalim var yaşamak istediğim. Öyle çok ahım şahım bir şey de değil hem. Bir dağ havası almak, ağaçların arasında yürümek istiyorum sadece. Sonra da çimenlere uzanıp bir güzel uyku çekmek yeter bana. Ama ne telaşlı bir hayatım varmış, başımı kaldıracak vaktim yokmuş meğer. Hiçbir şey yapmadan her anını meşgul edebiliyormuş insan. Bir hayat planım da var tabi. Olmazsa olmaz. Hem ne için yaşar ki insan, bir hedefi olmadıktan sonra. O hedefime ulaşırsam nasıl mutlu olacağımı anlatamam... Düşündüm de, gerçekten anlatamam. Havlayan bir köpekten beter ne olabilir ki? İnsan kendi sesini bile duyamadıktan sonra kendi evinde ne gerek var çene tüketmeye. Bu şehir çok yoruyor insanı, bir sürü şey yapıp yoruluyormuşum gibi geliyor, sonra uyanıyorum gene bomboş her yanım, gene yalnızım. Bir kovalamaca, bir hengamedir gidiyor. Herkes bırakmış kendini akıntıya, nereden geldiklerini merak bile etmeden. Oysa bir dağ havasıymış eksik olan, bir kuş sesi, bir çimen kokusu. Şimdi camın arkasında baksam da bu manzaraya, dokunsam da biliyorum, onlar bana dokunmayacaklar. Bir ağaç kovuğuna para sıkıştırsam bir yaprağını verir mi bana acaba, bir yürüyüş yapabilir miyim eskiden istediğim gibi..eskiden..çok eskiden...


Paramparça: Evlilikler ve Tavşanlar



2001 yılında çektiği ilk filmi Hedwig and the Angry Inch ve 2006 yılında çektiği Shortbus’la adından hayli söz ettiren John Cameron Mitchell yönetmenlik katsayısını artıran yeni filmi Rabbit Hole’le evlilik kurumuna, ebeveynlik durumlarına kendine has bir bakış atıyor.
 
Trajik bir kaza, 4 yaşındaki çocuklarını kaybeden bir anne-baba, kazadan ötürü suçluluk duyan, üniversiteye yeni başlayacak bir genç. Aslında Rabbit Hole’un hikayesi bu üç karakter üzerinden dönüyor diyebiliriz. Bunları birleştiren bu kazanın aslında “birleştime” konusunda çok da başarılı olduğu söylenemez. Hatta araya uçurumlar koyduğu daha doğrusu onları ortaya çıkardığı söylenebilir. Çocuğunu kaybetmiş anne Becca’nın girdiği ruh haliyle birlikte kocası Howie’yle arasındaki görünür kılınan iletişimsizlik ve farklılıklar Mitchell’in müthiş anlatımı ve tabiki Kidman ve Eckhart’ın kalburüstü performanslarıyla oldukça etkileyici bir hal alıyor. Arabayla çocuğa çarpan genç rolünde ise Miles Teller filmin en iyi performansını sergiliyor Jason karakterinde.


Aile olmak; bir yuva kurmak, çocuk yapmak, onu büyütmek, ona güzel bir gelecek inşa etmek, eşinin ve çocuğunun mutluluğunu sağlamak mıdır? Ya da öyleyse ne kadar bunlardır? ‘Bir yastıkta kocamak’ yeter mi aile olmaya? Üç kişilk bir aile: Anne, baba ve bir çocuk. Çocuk bir kazaya kurban gitti. Ailenin bir parçası eksildi. Çocuğunu kaybetmiş bir anne-baba tekrar bir bütün olabilir mi? Onu hayatın boyunca cebinde taşımanın güzel bir şey olduğunu söylüyor otuzlu yaşlarındaki oğlunu kaybeden Becca’nın annesi. Onu unutmamaktan mutlu olduğunu, onun ölümüyle yaşamaya alıştığını söylüyor. Becca ise oğlunun başka evlatlarla kıyaslanmasını istemiyor, belki karakteri gereği belki de anne olduğu için sadece. Ama o da alışacak zamanla.. O bile alışacak. Zaman bu ya, herşeye derman.


Peki ya diğer aile zırvaları ne olacak? Aile toplantıları, yemekleri, doğumgünleri, yeğenler, arkadaş davetleri, piknikler falan? Yapmacıktan mutlu gözükmek en güzeli sanırım. “Mutluyuz biz”, “Aileyiz”. Hatta belki yalancıktan elele bile tutuşuruz. Bir cebimde ölen çocuğum, diğerinde yalanlarım, yüzümde takma suratlar, elimde elinde olsun ne çıkar. Mutluyuz sonuçta, hem belki zamanla oyunlar gerçeğin yerini alır belli mi olur. Bir bakmışız eskisinden bile daha aile olmuşuz. Matematiğe meydan okuyan bir huzurumuz olur. Olmadı bir tavşan deliği buluruz kendimize, mutlu olan ‘biz’e gideriz, hüzünlerin olmadığı paralel evliliğimize...

-Hayatım, oradan tuzu uzatır mısın?
-Buyur hayatım, ben içecek bir şeyler alacağım, sen de ister misin?


The Watching Dead


The Walking Dead’in arkasında Frank Darabont ismini ve Imdb’de 9 puan aldığını görünce baya bir heyecan yaptım aslında. Bir de üstüne En İyi Drama Dizisi dalında Altın Küre adaylığı çıkarınca tamam dedim sağlam bir dizi olmuş bu. Hay demez olaydım, şu saydıklarıma aldanmaz, bilgisayarımın karşısına oturup da vaktimi boşa harcamaz olaydım..

Zombi deyince hepimizin aklına gelen ilk isim tabiki de George A. Romero. 1968 yılında çektiği ilk filmi Night of the Living Dead’le tüm dünyayı zombiyle tanıştırdığı günden beri adı zombilerle bir anılır olmuş doğal olarak. Tabi bu ismi almasında bir diğer etken de filmografisinde bu film dışında sonu “dead”le biten 5 zombi filmi daha olması. Kısaca sinemanın zombi uzmanı diyebiliriz rahatlıkla Romero için. Tabi onun ardından pek çok zombi filmi de çekildi, hatta bunlardan bir tanesi de Zack Snyder’in ilk filmi de olan Romero’nun 1978 tarihli Dawn of the Dead’inin oldukça başarılı bulunan aynı isimli yeniden çevrimi. Romero filmlerini bir kenara koyarsak 28 Days Later, Shaun of the Dead, Resident Evil, 28 Weeks Later, Evil Dead Serisi, Rec ve Fido türün şu an aklıma gelen iyi örnekleri. Kısaca zombilerin sinema macerası, Romero’nun Night of the Living Dead’inden bu yana geçirdiği 42 yıllık süreçte komedisinden, geyiğine, aksiyonundan, dramına varıncaya kadar onlarca örneğiyle hayli yol katetti.

Peki bu Walking Dead bu kadar filmin üstüne yeni ne söylüyor bize? Belki yazının başından söylemek kötü olacak ama koca bir HİÇ. Tamam olabilir, zombiler hakkında yeni bir şey söyleyemeyebilirsin, hadi bunu anlayışla karşıladım diyelim, yahu bu hikayenin elle tutulur bir yanı yok ki. Duygusal altyapı desen hak getire. Yapmaya çalıştıkları aksiyon, kovalamacayı da yüzlerine gözlerine bulaştırmışlar. Hem yönetim anlamında hem de yazın anlamında hiç bir şey vadetmeyen bir dizi nasıl bu kadar popüler olur, adaylık alır aklım hiç almıyor doğrusu. Aklıma ilk gelen ihtimal Amerika televizyon izleyicilerinin zombilerden bihaber olması dicem ama buna ben bile inanmadım yazarken.


The Walkind Dead benim için tam bir fiyasko oldu anlayacağınız. Öyle yüzlerce figürana zombi makyajı yapıp sonra da onların kafasını patlatmakla zombi dizisi yapılmaz, Lost çakması bir kamp ortamı kurup ortaya bir aşk üçgeni atmakla, bir kızkardeş koyup birini zombi yapmakla duygusal altyapı kurulmaz, bir tane asyalı, bir kaç tane siyahi, bir tane de kaçık bir tip koymakla da artık prim yapılmaz. Uzun lafın kısası, Walking Dead benim için bu senenin tv hayalkırıklığı. Neyse ki ilk sezonu 6 bölümde bitirmişler de daha fazla vaktim ziyan olmadı, yoksa yarıda bırakmayım belki bir sonraki bölüm bir şeyler olur diye diye 2 günüm araya kaynardı pisi pisine. Filmin başlarında hastaneye kilitlenmiş zombilerin bulunduğu bölümün kapısında “Sakın açmayın içerde ölü var” yazıyordu. Ben de bu yazımı  nacizane bir mesajla bitireyim: Sakın izlemeyin içerde hiçbir şey yok.



Bir kolej kara filmi : Brick


Rian Johnson’ın 32 yaşında çektiği 2005 yapımı ilk filmi Brick, pek çok yönüyle deyim yerindeyse usta eli değmiş gibi. Hikaye anlatımındaki ustalık, nasıl geçtiğini anlayamadığınız muhteşem kurgulanmış bir 110 dakika, kolej bahçelerinde kara film macerası gibi duran bu kendi halinde filmin akla gelen ilk güzellikleri.

Filmi, Hollywood’un bir zamanlar çok revaçta olan, aynı zamanda pek çok başyapıtını verdiği detektif filmlerine bir selam, saygı duruşu olarak da okuyabiliriz ya da sadece türün günümüze uyarlanmış taze bir örneği olarak da. Ben, ikisinin bir harmanı olduğunu düşünüyorum deyip çıkıyorum aradan. Johnson o çok sevdiğimiz klasik detektif filmlerine selam çakmak istedi mi bilinmez ama başta Hitchcock olmak üzere bir çok ustanın filmleri bir bir geçti gözümün önünden Brick’i izlerken. Sadece bununla kalsa gene iyi, Lynch filmlerinin tadını aldığım anlar bile oldu. Aslında şu yazdığım bir kaç cümleden sadece şunu bile çıkarabiliriz: Johnson film çektiği türü o kadar iyi hatmetmişki türün bütün başyapıtlarıdan bir seçki izler gibi oluyorsunuz.




Brendan karakterinde oldukça iyi bir iş çıkaran Joseph Gordon-Levitt’i de anmadan geçmek olmaz. Zaten eğer bu rolde çuvallamış olsaydı filmin her anında kadrajın bir yerlerinde duran bu yüz çekilmez bir hal alırdı. Zira filmimizin detektifi oluyor kendileri, ve The Brain(Beyin)’le birlikte şehrin yeraltı dünyasının(!) altını üstüne getirecekler hikayemizde. Ve Johnson türe selam çakarken en çok kullandığı malzemeler tabi ki bu iki karakterimiz oluyor.


Tabi yeraltı dünyası deyince aklınıza öyle italyan mafyaları, büyük uyuşturucu baronları falan gelmesin aman. Üst katta annesiyle yaşayan, bodrum kırması bir ofiste mafyalık taslayan bir “Pin”den sözediyoruz. Öyle demeyin, mekan kolej olunca yeraltı da ufak oluyor haliyle. Aslında tam bu cümleyi yazarken kafamda Brick’i oturtacak bir yer buluverdim. Hani böyle aileler bir araya gelirler de anne babalar bir köşe de “büyük muhabbetleri” yaparlarken, çocuklar öbür odaya geçip birbirlerine bildikleri ne varsa göstermek isterler, hafif de hava ataraktan. İşte Brick bu hikayede çocuk olmayı reddeden büyümüş de küçülmüş afacan rolünde. Hitchcock’lar Huston’lar salonda usta muhabbetleri yapadursun, afacanımız Rian Johnson diğer odada büyüklerin kurduğu dünyayı yeniden inşa etmekte, kendi doğrularına göre kurmakta, hatta onların doğrularını ti’ye bile almaktadır.

İşte Brick böyle bir yerde benim için. Hem bir çocuğun enerjisine sahip hem de bir ustanın hikaye anlatımına. Hem saygı duyuyor türe, hem de türü yeni bir dünyada, kolej aleminde yeni bir forma sokarak eğlendiriyor. Üstelik amatör ruhun tadını bilenlere de bir göz kırpmayı ihmal etmeden, daha işin en başında “amatör ruhlu ustalık” taslıyor. Son olarak benim eleştiri sözlüğüme de yeni tabir hediye ediyor farkında olmadan; Tuğla gibi film!..

9 Şubat 2011 Çarşamba

Aşk, Viagra ve Diğer Saçmalıklar


Edward Zwick’in çok sevilen Glory’isini izlememiş olsam da, Last Samurai’dan gelen bir sempatim vardır kendisine. Gerçi eli yüzü düzgün bir film olmaktan öteye geçemeyen Blood Diamond ve bence varlığı ile yokluğu anlamsız bir önceki filmi Defiance’la kendisinden beklentimi düşürmeme sebebiyet vermiş olsa da son filmi Love and Other Drugs’ın karşısına güzel bir film izleyeceğim beklentisiyle oturmuştum...

Aslında filmde belli bir süre (yaklaşık yarım saat) her şey gayet yolunda gidiyor. Yalnız bi noktadan sonra ne oluyorsa film kendini tekrar etmeye başlıyor. İşin daha da kötüsü daha sonra kendini de bırakıp klasik romantik komedi triplerine girmeye başlıyor bir de utanmadan. Onları da taklit ettikten sonra...sonra..haa film bitiyor.


Aslında filmin en çok aklımda kalan ve kopya kısımların yanında parıldayan tarafı Maggie’nin Parkinson konferansına katıldığı bölümdü. Viagra, tek gecelik ilişkiler, ilaç muhabbetlerinin arasında bir nevi soluk almamızı da sağlayan bu kısım aynı zamanda Maggie’nin durumunu dramatize etmek yerine, filmin genel havasına uyan bir yumuşaklıkta eğlenceli bir tarafından bakma -konferansın sonundaki hayat çok güzel, yaşamın tadını çıkarın gibi uç kısımları görmezden gelirsek- tercihi bakımından da bence önemli bir sahneydi. Fakat, Zwick sevincimizi kursağımızda bırakmaya yemin etmiş bi kere, bunun hemen ardından duygusal bir kırılma yaratma zorunluluğuyla bir viraj inşa ediveriyor hikayemize ve zaten sonrası malum; kız, çocuğa yük olmamak için vs. ayrılmak ister, ikisi de farklı tatlat ararlar ama mutlu olamazlar, çocuk uzaklara gitmek üzereyken kıza ait bir şeyler bulup, ulen ben ne hıyar bi adamım diye yollara düşer ve kızla ikisinin de ağlamaklı olduğu bir konuşma yapar, ve tabiki olmazsa olmaz –aslında bu hikayeye en çok yakışan- mutlu son.


Kısaca Love and Other Drugs, hikaye gidişatı içerisinde yaptığı tercihleri, ortalama oyunculukları, yer yer eğlenceli olsa da daha çok tekrara kalkışan diyaloglarıyla vasat bir film olmaktan öteye gidemiyor. Bu arada filmin Türkiye gösterim adı Aşk Sarhoşu'ymuş. Benim daha farklı bir teklifim var –belki isim hakkı falan problem olabilir ama- “Aşk, Viagra ve Diğer Saçmalıklar”. Ya da “Tek Gecelik İlişkiden Bir Ömürlük Saadete” de olabilir. Aslında ikincisi gişede iş de yapabilir. Herneyse, çok konuşan ama ne dediği hiç anlaşılmayan bir arkadaşınız oldu mu hiç? Benim hiç olmadı ama eminim ki böyle birini dinlemek zorunda kaldığınız olmuştur. O da olmadıysa, o zaman sıkı durun, belki arkadaşınız olamaz ama iki saatinizi ayırırsanız Edward Zwick’in size anlatacak bir şeyleri var.


8 Şubat 2011 Salı

Green Zone ve Fair Game'in gör dediği




Son dönem Amerikan sinemasından iki tane politik film var elimizde. Bir tanesi Bourne serisinin son iki filmiyle tanınan ama Bloody Sunday ve United 93 gibi iki tane üst düzey filmin de yönetmeni Paul Greengrass'in son filmi Green Zone, ve Bourne serisinin ilk filmiyle tanınan sonrasında Mr. & Mrs. Smith ve Jumper gibi kabaca popcorn diyebileceğimiz filmlerin yönetmeni Doug Liman'ın son filmi Fair Game. Bu iki filmi yanyana koymamın sebebi ise değindikleri mesele ve verdikleri mesajlar.

Her iki film de özetle Amerika'nın, Irak'a saldırmak için yalandan bir nükleer silah muhabbeti ortaya attığını ve kendi dahil tüm dünyaya bunun gerçek olduğunu kanıtlar(!) demeçler, makaleler, ulusa seslenişler aracılığıyla bir zemin hazırladığı ve Irak'a, aslında nükleer silahla hiçbir alakası olmayan bu ülkeye çeşitli nedenlerle girdiğini anlatıyorlar bize. Bize de eyvallah demek düşüyor tabi. Adamlara bak yahu, kendi ülkelerini ne güzel eleştirebiliyorlar, gerçekleri ortaya çıkarıyorlar vs. demek de pilav üstüne keşkül kısmı.

Çok acımasız olmak istemesem de parmaklarımı alıkoyamıyorum.. Önce bir savaş çıkar, ardından da film fabrikan bir düzine film yapsın savaşı pisi pisine çıkardık ağızlarıyla, masum bir halkı katlettiğinin resmini çek ve yılın haber fotoğrafı ödülü ver, oldu mu sana "nice yıllara dünya, demokratik ülkemizin bilmem kaçıncı savaşı ve bilmem kaçıncı barış yanlısı martaval okuyuşunun bilmem kaçıncı yıldönümünü kutluyoruz, pastamızdan bir dilim de size ayırdık" masalı. Ben de bu filme diyeceğim ki, işte gerçekleri söyleyen bir politik sinema örneği.

 
Bunlar falanca kesim tarafından yaptırılıyor, hepsi tezgah, bunların hepsi bir yapbozun parçaları vs. gibi komplo teorilerim yok maalesef. Benim altını çizmek istediğim nokta bunun bir döngü olduğu, bunlar çok iyi filmler olabilirler, ama söyledikleri şeylerin artık "vurucu" bir etkisi kalmadı. Amerika'nın Irak'a saldırısının ardından, üstelik öyle çok geç de değil, 3-4 saat sonra başlayıp 2 yılı aşkın bir süre bir sürü komplo teorisi yazılıp çizildi. Ve içlerinden bu filmlerin bahsettikleri ve benzeri yüzlerce hikaye vardı. "Tamam da filmi olması başka bir şey". Evet işte benim de bahsettiğim nokta burası zaten. Film başka bir şey, zaten yıllardır senaryo sıkıntısı çektiği konuşulagelen Hollywood'un araya sıkıştırdığı iki filmden ötesi değil demek istemiyorum ama malesef benim için ikisi de bir orjinallik içermiyor. Eğer mesele bu hikayelerin filmi olması gerektiği ise, bana üzerinden 7 yılı aşkın sürenin geçtiği, tüm dünyanın "kukla" olduğunu düşündüğü bir başkanın nasıl bir savaşa zemin hazırladığı üzerinden masal anlatma o zaman. Yarın çıkarılacak olan her hangi bir savaşa karşıt olmak gibi pozisyonu var mı bu hikayelerin. Haa demekki işler böyle yürüyormuş, Amerika her an başka bir savaş daha çıkarabilir dedirtmek yeterli mi? Tabiki de hayır olmalı cevap. Eğer bu savaşların haksız yere çıkarıldığını, masum halkları katlettiğini düşünüyorsan hikaye anlatımının çok daha farklı olması gerekir -Green Zone'un bu noktada Fair Game'e göre daha iyi bir açıdan baktığını söylemem gerek-. Eğer geçmişteki bir savaş için vicdan azabı çekiyorsan, masum bir halkı katlettiğini düşünüyorsan başka türlü bir film yaparsın. Ne demek istediğimi daha iyi anlamanız için Ari Folman imzalı Waltz with Bashir filmini izlemenizi öneririm. Gerçek bir politik sinema örneğidir.

Green Zone'un özellikle hikaye anlatımı bahsinde daha iyi bir iş olduğunu belirtmem de fayda var. Ve yanlış anlaşılmak da istemem, çünkü ben filmi sevdim, umarım eleştirdiğim nokta doğru anlaşılmıştır. Fair Game'e ise şöyle bir cümle söyleyebilirim; Sean Penn'in filmin sonunda yaptığı "ulusa sesleniş" çakması konuşmadan ibarettir benim için. Çok da güçlü olmayan politik bir deneme olarak kalacak yüksek ihtimal, filmin sonunda akan yazılar hakkında da; Amerika'da  ya da dünyada politikanın ne olduğunu, ne oyunların döndüğünü falan anlatamaz, ne o cümleler ne de tüm filmdeki herhangi bir şey. Onlar sadece, azcık evinde kumanda tıklamış, ya da bir kaç makale okumuş, ya da film fabrikasının daha önce çektiği onlarca politik filmden bir tanesini izlemiş herkesin bildiği şeylerin karbon kağıtlı versiyonu olabilir... Sözlerimi nerden olduğunu unuttuğum bir alıntıyla noktalayayım ;

"Politika yapmamak da bir politikadır"

Not: Bu yazıyı kaleme almamın asıl sebebi Fair Game filmidir, Green Zone'u hem başlığa hem de konuya dahil etmemin sebebi filmin büyük kısmında altı çizilen"mesaj" kısmıdır. İki filmin tek ortak yanı bu mesajdır. Yoksa Green Zone, Fair Game'den kat be kat daha gerçekçi, iyi yönetilmiş ve "düzgün" bir film.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Never Let Me Go: Aslı Gibidir!



Bir kopyanın dayanılmaz hafifliği der ki ; Bu dünyaya gelme amacımızı bir görev icra etmek olarak özetlersek, daha doğrusu böyle bir yaşam algısı üzerinden bakarsak, ne farkımız var ki bizim sizden? Üstelik biz sadece yaşamıyoruz, size geleceğinizi veriyoruz, belki bir insan ömrü daha armağan ediyoruz size. Ve bizim terk edişimiz ne kadar ruhsuzsa bu dünyayı, terk edilişimiz de o kadar ruhsuz yaradılışımızda. “Yaşanmamış günler” lafını en anlamlı kılan hayatlar bizimkilerdir heralde. Yürüyen karaciğerler, böbrekler, belki de kalpleriz bu alemde. Attığımız her adım size daha çok yaklaştırıyor bizi, siz olmaya, sizin bir parçanız olmaya... Son adımlarımda ufka bakıp sevemediğim aşkımın silüetini beklerken günbatımında, bir keşkeli sözüm var size armağan :
Keşke yürüyen ruhlarınız olabilseydik şu alemde...


6 Şubat 2011 Pazar

Havlayan Köpeği Isırırlar




Bizim kimseye zararımız yok komserim, biz kuşçuyuz aslında..kuş besleriz, kuşseveriz...

Mehmet Bahadır Er’in yazdığı ve Maryna Gorbach’la beraber yönettikleri Kara Köpekler Havlarken, İstanbul’un pek görünmeyen, daha doğrusu görmek istemediğimiz taraflarından bir kesit sunuyor. Oldukça iyi yazılmış senaryosu –özellikle diyalogları- ve tüm ekibin muhteşem oyunculuklarıyla son dönem Türk Sinemasının eli yüzü düzgün işlerinden.

Öncelikle filmin başkarakterlerinden Çaça’yı canlandıran Volga Sorgu’yla başlamak istiyorum; önce Barda sonra da Başka Semtin Çocukları’nda sergilediği performansla şahsen benim beğenimi kazanmıştı Volga Sorgu. Kendine has bir tarzı olduğu muhakkak ama Kara Köpekler’i izlerken onun bu kendine haslığı beni biraz korkutmadı değil. Zira Başka Semtin Çocukları ve bu filmdeki rollerinin benzerliği bir tarafa, bahsettiğim üç filmi gözümün önüne getirince Volga Sorgu’nun üç rolde de sergilediği ortak mimikler, el hareketleri, konuşma şekilleri olduğunu farkettim. Her ne kadar bu bahsettiğim üç filmde de çok iyi oynadığını kabul etsem de, iyi oyuncu sınıfına girmesi için “farklı” bir rolle sınava tabi olması gerektiğini düşünüyorum. Üstelik bu farklılık Volga Sorgu için de üzerine yapışmak üzere olan “arka sokakların arkalarda kalmış toy genci” yaftasının sınırlarını aşmak için bir şans olacaktır. Madem oyunculuklarla başladık ordan devam edelim.. Güneşi Gördüm filmindeki performansıyla ön plana çıkan Cemal Toktaş filmimizin başrolündeki Selim karakterinde oldukça abartısız ve doğal bir oyunculuk çıkarmış. Yan rollerde özellikle Anten rolündeki Mehmet Usta başta olmak üzere, Usta rolünde Erkan Can, Sait rolünde Ergün Kuyucu ve Reis rolünde Taylan Ertuğrul, filmin seyir zevkini artıran performanslar veriyorlar.


Kara Köpekler Havlarken’i iyi bir film yapan temel unsurların başında ise mekanı çok iyi kullanması geliyor. Kamera hareketleri, açılar ve kurgu, mekanı öyle bir sunuyorki bize, filmden sonra o mahallede yaşamışsınız, o alışveriş merkesine gitmişsiniz gibi bir hisse kapılmanız normaldir. Er ve Gorbach çok iyi bir mekan kullanımıyla böyle bir arka mahelle hikayesinin tek dikili ağacına can suyunu damardan veriyorlar böylece. Filmin bir diğer iyi yaptığı şey de ele aldığı konuyu kendi sınırları dahilinde işlemeyi becerebilmesi, diğer bir deyişle lafı gevelemeden sadede gelmesi. Falanca yere laf sokayım, gündemde falanca muhabbet var ona bir gönderme yapayım vs. gibi sapaklara sapmadan, kendi meselesine yoğunlaşıp serumu damardan verişi de takdir edilesi bir durum. Ayrıca aklımda yer ettiği için söyleme gereği hissettim, filmin başlarındaki kahve sahnesi gerek diyalogları, gerek oyunculukları ve gerekse de çekimiyle gerçek anlamda muhteşem tasarlanmış bir mizansene sahipti.


Biz sadece kendi ekmeğimizin peşinden koştuk...

Bir köpek sahibinden ayrılmak isterse ne olur? Olur mu öyle şey, köpek dediğin sadıktır, sadakatle bir anılır köpeğin adı.. Ama oldu ya köpek kendi yoluna gitmek istedi, “benim de bir hayatım olsun” dedi içinden. İçinden? O zaman sorun yok be birader. Herkesin gönlünde bir cennet yatar, güzel bir hayat falan filan, ondan zarar gelmez. Ama yok “yeter bu kadar köpeklik azcık da biz tutalım şu tasmanın ucundan” demeye kalkarsan, yani havlarsan o başka, orda dur bakalım köpek efendi, köpekliğini bil otur oturduğun yere. Senin neyine lan kendi hayatını çizmek, sana verileni al hayatın tadını çıkar.. Ha sesini de çıkarma sakın, unutma havlayan köpeği ısırırlar bu alemde!

 

2 Şubat 2011 Çarşamba

Yolunu kaybetmiş hayatlara inançlı bir nokta..


İhcamla güzel yazı yazmak
hayatı daha geniş zaptetmek manasındadır
                                                           Hattat Eflatun


İhcam, hat sanatında yazıyı el kaldırmadan yazma anlamına gelmektedir. İhcam kelimesi ve filmin başında karşımıza çıkan bu cümle, filmi anlamamız için, esasen Derviş Zaim'in anlatısını anlamamız için anahtar nokta. Zaim'in anlatısı diyorum çünkü Nokta filmi tam anlamıyla bir yönetmenlik dehası. Kamera kullanımından hikaye anlatımındaki ustalığa kadar hani derler ya "ders niteliğinde" diye, aynen öyle. Filmimiz tek plan olarak çekilmiş 15-20 sahneden oluşuyor ve her sahne müzik ve yumuşak bir kamera hareketiyle birbirine bağlanıyor, hatta öyle bağlanıyor ki "el kaldırmadan" yazılmış bir el yazısı edasıyla yapılıyor bu.

Derviş Zaim bu çekimleri o kadar incelikli yapıyor ki, filmin açılışında ve geri kalan kısmında sürekli karşımıza çıkacak olan "Afüvvallahü anhü", yani "Allah onu affetsin" yazısını kamerasını kullanarak beyazperdeye ve zihnimize hat sanatıyla işliyor adeta. Yalnız bu yazıda eksik bir nokta olduğu söylenile gelmekte hikayemizde sürekli. Nun harfinin üzerinde olması gereken nokta konulmamış yazıda. Girişteki küçük hikayemize göre Moğollar orayı istila etmeden önce Hattat Malik Usta tuza "Allah onları affetsin" yazmak ister. Ancak nun harfinin noktasını unutmuştur. Hemen çırağını çağırır ve mürekkep getirmesini ister. Çırak mürekkebin döküldüğünü söyler ve ustasına bir şey söylemek istediğini arzeder. Ustasına Allah’ın sevgisinin nerde olduğunu sorar. Ve neden bu yazıyı yazdıklarını anlamadığını, eğer Allah herşeye kadirse Moğolları katletmesi gerektiğini söyler. Ustası Allah’ın rahmetinin gazabından daha büyük olduğunu söyler ve yanına bir Kur’an verdiği çırağını mürekkep almaya gönderir. 



Çırağın bu mürekkep almaya gittiği yolculuk filmimizin asıl hikayesindeki Ahmet’in vicdanına yaptığı yolculuğu temsil eder aslında, çırağa ustasının verdiği Kur’anla Ahmet’in buluşması da beyhude değildir. Nokta, bu adamın affı arayan, vicdanının peşinden gittiği yolculuğudur. Bu yolculuğun krokisiyse yıllar evvel Malik usta tarafından tuzun üzerine çizilmiştir. İşte bu noktada hikaye anlatıcısı girer devreye, ve kamerasıyla Tuz Gölü’nün üzerine Ahmet için “Allah onu affetsin” yazar, ve yine noktayı koymaz. Derviş Zaim daha filmin ilk anında anlatmıştır derdini, o yazıda eksik olan nokta mürekkeple yazılacak bir hareke değildir çünkü. Filmin açılışında noktanın bulunduğu yerde bir insan belirir, Malik Usta’dır o insan. Ve Ahmet’in ordan oraya yavaş yavaş süzüldüğü hikayesinin sonunda da kendisi olacaktır bu nokta. Affedilmek için oradan oraya sürüklenmiş bir insan, “cebinde milyonluk bir hazine taşıyıp, beş parasız yaşayan, günden güne kör alan” bir adamdır bu nokta. Malik Usta ve Hamdullah Usta hat yazmak için ilk şartın “inanmak” olduğunu söylerler. İnanmayan yazamaz onlara göre. Ve şimdi Hattat Eflatun’a kulak verelim tekrar; “İhcamla güzel yazı yazmak, hayatı daha geniş zaptetmek manasındadır”. Yazmak için inanmak gerek der iki hat üstadı ve bir diğer hattat, elini hiç kaldırmadan güzel yazı yazmanın hayatı daha iyi anlamak olduğunu söyler. Ahmet’in filmin başından sonuna yaptığı yolculuğu getirelim şimdi gözümüzün önüne; Ahmet yolculuğun sonuna geldiğinde hakettiği cezayı çekmiş olduğunu düşünmenin ve affedildiğini duymanın verdiği bir rahatlığa ermiştir, ve omuzlarındaki tüm yükü (çıraklığı) atan bu adam artık “inanma” anına erişmiştir, hayatı daha iyi anlamaya başlamıştır yani. Diğer bir deyişle canlı kanlı bir nokta olmaya hazırdır. Ve yıllar evvel noktasız kalmış metnin üzerine nokta olarak düşer ve Allah’tan affını dileyen son hattını tuzlara yazmış olur böylece.


 
Notlar : Derviş Zaim’in “Geleneksel Türk Sanatları” üçlemesinin “Hat” bölümünü oluşturuyor Nokta filmi. İlk film “Minyatür” üzerine olan Cenneti Beklerken’di. Üçüncü film de “Karagöz ve Hacivat” olarak bilinen gölge oyunu bölümünü oluşturuyor. Henüz üçlemenin ilk iki filmini izleyebildim, üçüncü film Antalya Film Festivali’nde yarışmıştı ancak hala Türkiye gösterimine başlamış değil. İlk iki filmi düşündüğüm zaman Cenneti Beklerken’i çok sevdiğimi söyleyemem, sadece görsel olarak çok zengin bir filmdi. Nokta ise bana kalırsa tek kelimeyle bir başyapıt. Türk sinema tarihinin de en iyi filmlerinden bir tanesi. Hem yazın anlamında hem de hikaye anlatımı anlamında nerdeyse kusursuz. Uzun metraj bir filme göre hayli kısa olan süresi içerisinde hiç gereksiz konuşmayan, gayet net ve anlaşılır sözler söyleyen ve bir o kadar derin olmayı başarabilen ender filmlerden. Derviş Zaim’in de hiç kuşkusuz zirvesi. Filmden aldığım muhteşem haz beni mutlu ededursun, üçlemenin son halkasını merakla beklemeye devam...





Ayrıca az kalsın unutuyordum, filmin müziklerini yapan Mazlum Çimen’in de muhteşem bir iş çıkardığını söylemek gerek, aşağıya Mazlum Çimen imzalı filmin orjinal müziğinin youtube linkini koydum, dinlemeniz ve mest olmanız dileklerimle...