Avusturya’lı yazar-yönetmen Jessica Hausner’in son filmi Lourdes, bir cümleyle özetleyecek olursak, inancı sorgulayan bir film. Üstelik bunu yaparken, Tanrıyla kul arasına giren dini ritüeller ve mekanlar gibi iddialı bir yol da seçmiyor. Sadece, iyileşme umuduyla dini mekanlara giden bir grup insanla bir kaç günlük bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Aslında bu bizim ülkemiz için çok da yabancı bir durum değil, türbelere akın eden binlerce insanı gözünüzün önüne getirmeniz yeterli olacaktır. Lourdes’te bu durum daha çok “hac” ibadeti benzeri bir organizasyonla gerçekleştiği için, olaylar adeta dini bir turistik gezi edasında cereyan ediyor sadece.
Lourdes’in inancı sorguladığını söylemiş olsam da, filmin anlatım
biçiminin benim sözlerim kadar iddiali olmadığını bilmenizi isterim. Aslında,
hiçbir şey hatırlamamanıza rağmen suratınızda morlukla uyandığınız bir rüya
gibi. Ve bu dingin yapı filmi öyle bir güçlendiriyorki, elinizi yüzünüzdeki
morluğa sürmek dahi istemiyorsunuz. Belki sadece bir arkadaş şakası, sadece
boya, ama bilmek dahi istemiyorsunuz. Film boyunca gördüğümüz “dindar”
insanların Tanrı’ya bakışlarını, yalvarışlarını ve şifa dilenmelerini gördükçe
içimiz acıyor belki, bizden hissetmemiz istenen bu duygunun ne kadar acele
verilmiş bir tepki olduğunu anlamamızsa, filmin dingin yapısına inat bir hızla
gerçekleşiyor.
Hausner’in kurduğu bu ince ve hassas yapı, Tanrıyla ondan iyileşme
umuduyla medet uman insanlar arasındaki bağın niteliğini de temsil ediyor
aslında. Film boyunca din adamlarının “önce ruh iyileşmeli” nasihatlerine kulak
bile asmayan bu insanlar, Tanrıdan tek bir şey istemektedirler: Şifa. Aslında
mağaralara gidip duvarları öpen, gece gündüz dua eden bu insanlar her an,
iyileştikleri o anın hayaliyle yaşamaktalar sadece. Bir sahnede görevlilerden
bir tanesi Peder’e bir soru sorar; Tanrı iyi mi yoksa, herşeye muktedir mi? Her
ikisine de sahip olsa herkesi iyileştirirdi değil mi? Peder’in yanıtı şöyle
olur: Tanrı aslında herkesi iyileştiriyor, ama bazılarının mucizeleri
görünmezler, onlar içeriden yaşanırlar, umutsuz birinin Tanrı’nın yardımıyla
yaşama umuduyla dolması gibi mesela. Aynı peder bir hastanın; Neden ben değil
de başkası iyileşti, neden ben değil de o? Sorusuna; İyileşenler ve
iyileşmeyenler, zenginler ve fakirler, iyiler ve kötüler, dünyanın bir dengesi
olması lazım, cevabını verir. Burada pederin tek bir amacı vardır aslında;
insanların bedensel bir şifa aramak yerine ruhsal bir yardım istemelerini sağlamaktır,
başka bir deyişle her şeye verilecek bir cevabı olan insandır o.
Peki bu hastalar ne yapmalı, nasıl bir yoğunluğa girmeliler ki
iyileşebilsinler, Tanrı’nın kendilerini seçmesini nasıl sağlamalılar? İşte tam
bu nokta da Hausner kuyuya atıveriyor taşı sağolsun. Sylvie Testud’un muhteşem
bir performansla hayat verdiği Christine karakteri filmin başından itibaren
anladığımız kadarıyla dine çok bağlı değil. O da oraya sadece iyileşme umuduyla
gelmiş. Ama aslında onun farkı demin de söylediğim gibi, dinle çok bağlı bir
karakter olmaması. Hausner’in filmin kırlıma anını Christine’in iyileşmesine
çevirmesiyle beraber bizim kafamızda da aynı soru işaretleri beliriyor: Neden
diğerleri değil de o? –başrol olması dışında tabi- Bu noktada aklımızda beliren
cevaplar arasında başa oynayanlar; Tanrı’nın hastalar arasında şifa bulmak için
rol kesmeyen tek kulunu seçmiş olma ihtimali, ya da Chrisitine’i iyileştiren
şeyin Tanrı olmama ihtimali, sadece aşktı belki de?. Belki de Tanrı kendini
kullanmaya çalışan, sadece iyileşmek için kendine yalvaran ve iyileştikten
sonra sırf tekrar hastalanmamak için dua edecek olan diğer kullarına bir ceza
vermek istedi, ve içlerinde en dindar olmayanını onların kıskanç bakışları
arasında iyileştirdi. Bunlar dışında başka cevaplar da bulunabilir, ama hangi
cevabı bulursanız bulun, insanların Tanrıyla olan ilişkileri üzerine, neye
olduğu önemli olmamakla birlikte “inanç” üzerine bir şeyler söyleyen,
düşündüren bu filmin, vücudunuzda bırakacağı bir kaç morluğun müjdesini
verebilirim şimdiden.


















































