6 Şubat 2011 Pazar

Havlayan Köpeği Isırırlar




Bizim kimseye zararımız yok komserim, biz kuşçuyuz aslında..kuş besleriz, kuşseveriz...

Mehmet Bahadır Er’in yazdığı ve Maryna Gorbach’la beraber yönettikleri Kara Köpekler Havlarken, İstanbul’un pek görünmeyen, daha doğrusu görmek istemediğimiz taraflarından bir kesit sunuyor. Oldukça iyi yazılmış senaryosu –özellikle diyalogları- ve tüm ekibin muhteşem oyunculuklarıyla son dönem Türk Sinemasının eli yüzü düzgün işlerinden.

Öncelikle filmin başkarakterlerinden Çaça’yı canlandıran Volga Sorgu’yla başlamak istiyorum; önce Barda sonra da Başka Semtin Çocukları’nda sergilediği performansla şahsen benim beğenimi kazanmıştı Volga Sorgu. Kendine has bir tarzı olduğu muhakkak ama Kara Köpekler’i izlerken onun bu kendine haslığı beni biraz korkutmadı değil. Zira Başka Semtin Çocukları ve bu filmdeki rollerinin benzerliği bir tarafa, bahsettiğim üç filmi gözümün önüne getirince Volga Sorgu’nun üç rolde de sergilediği ortak mimikler, el hareketleri, konuşma şekilleri olduğunu farkettim. Her ne kadar bu bahsettiğim üç filmde de çok iyi oynadığını kabul etsem de, iyi oyuncu sınıfına girmesi için “farklı” bir rolle sınava tabi olması gerektiğini düşünüyorum. Üstelik bu farklılık Volga Sorgu için de üzerine yapışmak üzere olan “arka sokakların arkalarda kalmış toy genci” yaftasının sınırlarını aşmak için bir şans olacaktır. Madem oyunculuklarla başladık ordan devam edelim.. Güneşi Gördüm filmindeki performansıyla ön plana çıkan Cemal Toktaş filmimizin başrolündeki Selim karakterinde oldukça abartısız ve doğal bir oyunculuk çıkarmış. Yan rollerde özellikle Anten rolündeki Mehmet Usta başta olmak üzere, Usta rolünde Erkan Can, Sait rolünde Ergün Kuyucu ve Reis rolünde Taylan Ertuğrul, filmin seyir zevkini artıran performanslar veriyorlar.


Kara Köpekler Havlarken’i iyi bir film yapan temel unsurların başında ise mekanı çok iyi kullanması geliyor. Kamera hareketleri, açılar ve kurgu, mekanı öyle bir sunuyorki bize, filmden sonra o mahallede yaşamışsınız, o alışveriş merkesine gitmişsiniz gibi bir hisse kapılmanız normaldir. Er ve Gorbach çok iyi bir mekan kullanımıyla böyle bir arka mahelle hikayesinin tek dikili ağacına can suyunu damardan veriyorlar böylece. Filmin bir diğer iyi yaptığı şey de ele aldığı konuyu kendi sınırları dahilinde işlemeyi becerebilmesi, diğer bir deyişle lafı gevelemeden sadede gelmesi. Falanca yere laf sokayım, gündemde falanca muhabbet var ona bir gönderme yapayım vs. gibi sapaklara sapmadan, kendi meselesine yoğunlaşıp serumu damardan verişi de takdir edilesi bir durum. Ayrıca aklımda yer ettiği için söyleme gereği hissettim, filmin başlarındaki kahve sahnesi gerek diyalogları, gerek oyunculukları ve gerekse de çekimiyle gerçek anlamda muhteşem tasarlanmış bir mizansene sahipti.


Biz sadece kendi ekmeğimizin peşinden koştuk...

Bir köpek sahibinden ayrılmak isterse ne olur? Olur mu öyle şey, köpek dediğin sadıktır, sadakatle bir anılır köpeğin adı.. Ama oldu ya köpek kendi yoluna gitmek istedi, “benim de bir hayatım olsun” dedi içinden. İçinden? O zaman sorun yok be birader. Herkesin gönlünde bir cennet yatar, güzel bir hayat falan filan, ondan zarar gelmez. Ama yok “yeter bu kadar köpeklik azcık da biz tutalım şu tasmanın ucundan” demeye kalkarsan, yani havlarsan o başka, orda dur bakalım köpek efendi, köpekliğini bil otur oturduğun yere. Senin neyine lan kendi hayatını çizmek, sana verileni al hayatın tadını çıkar.. Ha sesini de çıkarma sakın, unutma havlayan köpeği ısırırlar bu alemde!

 

Hiç yorum yok: