There Will Be Blood’la sinema tarihine kelimenin tam anlamıyla ‘kusursuz’ bir film armağan eden Paul Thomas Anderson, 2002 yapımı Punch-Drunk Love’la ‘ince iş’lere kendine has bir sinema diliyle eğiliyor. Hatta filmin, ait olduğu tür itibariyle romantik komedi türüne de bambaşka bir boyut kattığı muhakkak. Hani bazı filmler için denir ya çok basit bir malzemeden kocaman bir film çıkmış diye, aslında bu tam da böyle bir film işte, hayatta varlığından bihaber yaşadığınız iki tipin birbirlerine ‘deli’ gibi aşık oluşunun hikayesi bu. Alabildiğine saf ve temiz...
Punch-Drunk Love, Anderson’un her filminde olduğu gibi kendi
biçimini inşa eden bir film. Ve herşeyden önce bir karakter filmi. Barry Egan(Adam
Sandler) karakterinin bir kaç gün içinde değişen hayatının 90 dakikalık
portresi. Barry Egan, kendine güvensiz, utangaç ve zaman zaman sinir krizleri
geçiren, bekar ve yalnız orta yaşlı bir adamdır. Düşman başına tam yedi tane
kız kardeşi vardır üstelik (içinizden ‘sorunun kaynağına indik bile’ dediğinizi
duyar gibi oluyorum). Tabi doğal olarak(!) kız kardeşleri de kardeşlerinin bu
durumundan oldukça rahatsızlardır ve onu baş-göz etme girişimlerinde
bulunmaktadırlar. Tabi bu utangaç adam için bu girişim daha da karmaşık bir hal
alacaktır..
Konunun kulağa ne kadar romantik-komedivari geldiğinin farkındayım ama
siz aldanmayın, Anderson eldeki bu malzemeyi bir hazine olarak sunuyor bize. Barry’nin,
kardeşleri sayesinde tanıştığı Lena Leonard(Emily Watson)’ın hayatına
girmesiyle beraber yaşadığı değişimse Anderson’un ellerinde doyumsuz bir sinema
hazzı oluveriyor. Anderson, film içinde bir an bile olsa yapay bir aşk
muhabbetine girmiyor, üzerinde gittiği doğal ve içten çizgiden şaşmadan Barry’nin
tertemiz aşkını olduğu gibi anlatmayı beceriyor. Barry’nin beslediği bu temiz
duygular aslında farklı bir boyut da kazanıyor filmin ilerleyen kısmında ve bir
nevi süper kahramana dönüşüyor bizim aşık adam. Artık bir “sevdiği olan” bu
adam, normalde çizgi roman uyarlaması süper kahraman filmlerinde görmeye
alıştığımız bir değişime uğruyor aslında. Adamımız önce sevdiceğini yaralayan 4
serseriye asfaltı öptürecek, sonra da suratına “İçimde öyle bir güç var ki
anlayamazsın, hayatımda bir aşk var ve bu beni hayal edebileceğin herşeyden
daha güçlü yapıyor” demekten çekinmediği Mattress Man’in mekanını basıp “meselenin
kapandığı”nı söyleyecektir. Ve işte bu an yeni süper kahramanımız LoverMan’in
doğduğu an olarak tarihe geçer. Her şeyi sevdiği için yapan, yıllar sonra
bulduğu bu temiz duyguyu kaybetmemek için inanılmaz bir güce sahip olan,
sevginin ve sevenlerin tek koruyucusu Aşık Adam. Sessiz, utangaç, toplum içine
çıkamayan bu adam Lena’yla birlikte sadece sevgiyi değil, özgüvenini de
bulmuştur. Ve yaşanan bu değişim ve kazandığı özgüven onun saflığından hiçbir
şey alıp götürmemiştir üstelik.
Çek temiz havayı ciğerlerine
Toprak kokusunu özlememişsin gibi çek
Acık rol kesiver yani
Bir an varmışsın gibi davran
İnsanlar seni görüyormuş meğer
Üstelik neslin de tükenmiyormuş
Bir selamlık nefesin, bir dokunuşluk canın
Bir de hiç olamadığın “sen”..
..kalmamış bu dünyada
Çek gerçek olmayan bir acıyı daha
Ta iliklerine kadar hisset
Bir adımlık mesafede bekleyen cennete
Yalınayak gidebildiğin kadar git
Hissettiğin kadar olabildiğini anla bu dünyada
Ben bir duygu olsam “sevgi” olurdum..
..diyene kadar dudakların senden ziyade
Gidebilirsin uzaklara
Cenneten kovulmuş ruhların içinden..
..huzurla ayrılabilirsin şimdi.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder