Zeki Demirkubuz, Masumiyet filmini Samuel Beckett’in “Hep
denedin hep yenildin, gene dene gene yenil daha iyi yenil” sözüyle bitirmişti,
onun ardından çektiği 1999 yapımı Üçüncü Sayfa’yı da “Yeniklere, unutulmuşlara
ve Ajlan Aktuğ’a” sözleriyle bitiriyor. Ajlan Aktuğ Demirkubuz’un C-Blok ve
Masumiyet filmlerinde oynamış ve Masumiyet’in çekildiği yıl 1997’de hayatını
yitirmişti. Küçüklü büyüklü pek çok rolde oynayan Aktuğ, sinemamızın emektar
oyuncularındandı, Allah rahmet eylesin.. Gelelim yazının ilk kısmına, yani
“yenikler ve unutulmuşlar”. Her iki filminde de hayatın hep yenik saydığı, daha
doğrusu “doğarken ölmüş” karakterler koyuyor karşımıza Demirkubuz.
Ayrıca bu iki filmi bir nevi birbirine bağlayan bir diğer
nokta da, İsa karakterinin adeta Beckett’i dinler gibi, daha iyi bir yenilgiye
doğru sindire sindire yol alışını izliyor olmamız. Ayrıca İsa demişken
oyunculuklara da değineyim; Ruhi Sarı yer yer çok iyi oynasa da filmin bir çok
yerinde çok sırıtan bir performans sergiliyor, Başak Köklükaya’ın performansı
içinse Sarı’nınkine göre kusurları daha az ve görmezden gelinebilecek düzeyde
olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Köklükaya’nın malum gecedeki olayı anlattığı
yakın çekimde, Demirkubuz’un kullandığı ses oyunu çok orjinaldi, baya
etkilendiğimi söylemeliyim.
Memleketimden insan manzaraları...
Aslında Demirkubuz’un gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden
esinlenme öykülerinin “gerçeklik” olgusundan daha çok, benim ilgimi filmlerin
hikaye anlatımı ve biçimleri çekmiştir. Ama tabiki bu, filmlerin gücünü bu
öykülerden almayacağı anlamına gelmez, üstelik ne kadar biçime ve anlatıma
bakarsanız bakın, filmlerin bir çok kısmında Demirkubuz’un bu öykülere sırtını
yasladığı da bir gerçek. Bunu da bilerek yapar çünkü bize oldukça kurgusal
gelmesini ister bu öykülerin. Hatta o kadar kurgusal olmalı ki, bizim şöyle
dememizi ister “hayatta olmaz”. Oysa tokatı çoktan yemişizdir, bizim
memleketimizin, bizim arka mahallemizin bir resmidir baktığımız. Duymazlıktan
geldiğimiz silah sesleri, kocasından sabahlara kadar dayak yiyen bir kadının
çığlık seslerini dinletir bize Demirkubuz. Aslında memleketimizden insan
manzaları sunar, ve insan’ın altını çizer. Bu görmezden gelinen hayatların
kendi içlerinde bile mutlu olamayan yüzlerinde kendimizi aratır. Bu hayatların,
son bulurken gözüktükleri ve bizim tasarladığımız o vitrinin, üçüncü sayfanın
çığırtganlığını yapar bize. Aslında bunu bize bir ders vermek için -her ne
kadar öyle de okunabilecek olsa da- yapmaz. Sadece bu hayatlardan bir kesit
sunmak ister, bu insanlardan haberdar olmamız için de değil belki, sadece
hikaye bakımından zengin bulduğu için seçmiştir bu hayatları. Her nasıl
okursanız okuyun, elde kalan ortak payda Demirkubuz‘un etkin sinema dili
olacaktır.
Bir gülümsemeye açtım gözlerimi, yüzündeki yara izine rağmen sıcaktı
bakışları, umutluydu. Duvarlarındaki posterler dışında yüz görmediğim
fakirhanemde canlı kanlı bir yüz, üstelik sıcak bakıyor ve gülüyor.. belki de
bana. Evimin duvarlarının, eksikliğini bile unuttukları bir şey daha; farklı
bir sesin yankısı, ince ve edalı.. benimle konuşan. Aşağılanmadan iki çift laf
edebildiğim bir insan var karşımda. Zamanında bir gazete yazarının köşesinde
okumuştum, yalnız ve dışlanmış insanlar çok çabuk aşık olurlarmış diye. Doğru
galiba, soğuk duvarlarımın arasında üşümediğimi hissettim bir an, aşk bir soba
oldu kuruldu ciğerlerimin arkasına..hem belli mi olur filmlerdeki gibi mutlu
bir yuvamız olur belki, hayat bu belli mi olur...




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder