20 Şubat 2011 Pazar

Hayat bu, film değil ya!


Zeki Demirkubuz, Masumiyet filmini Samuel Beckett’in “Hep denedin hep yenildin, gene dene gene yenil daha iyi yenil” sözüyle bitirmişti, onun ardından çektiği 1999 yapımı Üçüncü Sayfa’yı da “Yeniklere, unutulmuşlara ve Ajlan Aktuğ’a” sözleriyle bitiriyor. Ajlan Aktuğ Demirkubuz’un C-Blok ve Masumiyet filmlerinde oynamış ve Masumiyet’in çekildiği yıl 1997’de hayatını yitirmişti. Küçüklü büyüklü pek çok rolde oynayan Aktuğ, sinemamızın emektar oyuncularındandı, Allah rahmet eylesin.. Gelelim yazının ilk kısmına, yani “yenikler ve unutulmuşlar”. Her iki filminde de hayatın hep yenik saydığı, daha doğrusu “doğarken ölmüş” karakterler koyuyor karşımıza Demirkubuz.

Ayrıca bu iki filmi bir nevi birbirine bağlayan bir diğer nokta da, İsa karakterinin adeta Beckett’i dinler gibi, daha iyi bir yenilgiye doğru sindire sindire yol alışını izliyor olmamız. Ayrıca İsa demişken oyunculuklara da değineyim; Ruhi Sarı yer yer çok iyi oynasa da filmin bir çok yerinde çok sırıtan bir performans sergiliyor, Başak Köklükaya’ın performansı içinse Sarı’nınkine göre kusurları daha az ve görmezden gelinebilecek düzeyde olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Köklükaya’nın malum gecedeki olayı anlattığı yakın çekimde, Demirkubuz’un kullandığı ses oyunu çok orjinaldi, baya etkilendiğimi söylemeliyim.


Memleketimden insan manzaraları...

Aslında Demirkubuz’un gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden esinlenme öykülerinin “gerçeklik” olgusundan daha çok, benim ilgimi filmlerin hikaye anlatımı ve biçimleri çekmiştir. Ama tabiki bu, filmlerin gücünü bu öykülerden almayacağı anlamına gelmez, üstelik ne kadar biçime ve anlatıma bakarsanız bakın, filmlerin bir çok kısmında Demirkubuz’un bu öykülere sırtını yasladığı da bir gerçek. Bunu da bilerek yapar çünkü bize oldukça kurgusal gelmesini ister bu öykülerin. Hatta o kadar kurgusal olmalı ki, bizim şöyle dememizi ister “hayatta olmaz”. Oysa tokatı çoktan yemişizdir, bizim memleketimizin, bizim arka mahallemizin bir resmidir baktığımız. Duymazlıktan geldiğimiz silah sesleri, kocasından sabahlara kadar dayak yiyen bir kadının çığlık seslerini dinletir bize Demirkubuz. Aslında memleketimizden insan manzaları sunar, ve insan’ın altını çizer. Bu görmezden gelinen hayatların kendi içlerinde bile mutlu olamayan yüzlerinde kendimizi aratır. Bu hayatların, son bulurken gözüktükleri ve bizim tasarladığımız o vitrinin, üçüncü sayfanın çığırtganlığını yapar bize. Aslında bunu bize bir ders vermek için -her ne kadar öyle de okunabilecek olsa da- yapmaz. Sadece bu hayatlardan bir kesit sunmak ister, bu insanlardan haberdar olmamız için de değil belki, sadece hikaye bakımından zengin bulduğu için seçmiştir bu hayatları. Her nasıl okursanız okuyun, elde kalan ortak payda Demirkubuz‘un etkin sinema dili olacaktır.


Bir gülümsemeye açtım gözlerimi, yüzündeki yara izine rağmen sıcaktı bakışları, umutluydu. Duvarlarındaki posterler dışında yüz görmediğim fakirhanemde canlı kanlı bir yüz, üstelik sıcak bakıyor ve gülüyor.. belki de bana. Evimin duvarlarının, eksikliğini bile unuttukları bir şey daha; farklı bir sesin yankısı, ince ve edalı.. benimle konuşan. Aşağılanmadan iki çift laf edebildiğim bir insan var karşımda. Zamanında bir gazete yazarının köşesinde okumuştum, yalnız ve dışlanmış insanlar çok çabuk aşık olurlarmış diye. Doğru galiba, soğuk duvarlarımın arasında üşümediğimi hissettim bir an, aşk bir soba oldu kuruldu ciğerlerimin arkasına..hem belli mi olur filmlerdeki gibi mutlu bir yuvamız olur belki, hayat bu belli mi olur...



Hiç yorum yok: