11 Şubat 2011 Cuma

Zararsız Mahlukatlar Sitesi


The Host ve Memories of Murder filmleriyle tanınan 41 yaşındaki Güney Kore’li yönetmen Joon-ho Bong’un son şaheseri Madeo’yu izledikten sonra, ilk filmini daha da fazla merak etmiştim. Ve nihayet bugüne kısmetmiş Barking Dogs Never Bite’ı izlemek. Öncelikle yönetmenin Michel Gondry ve Leos Carax ile beraber çektiği “Tokyo!” filmi dışındaki 4 filmini de izlemiş biri olarak filmografisindeki en öznel iş olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bong’un sinemasıyla Memories of Murder’la tanışmıştım bundan yaklaşık 4 yıl önce, ve tek kelimeyle mest olmuştum. Hatta filmin bence David Fincher’in yönetmenlik anlamında en güçlü filmi olan Zodiac’a esin kaynağı olduğunu da düşünüyorum. Diğer filmlerini de izledikten sonra haliyle yönetmenin her filmini belli bir beklentiyle karşılıyorsunuz. Tabi Barking Dogs Never Bite’ın ilk filmi olduğunu düşünerek beklentilerimi bir kenara bırakıp, sadece büyük bir merakla oturdum filmin başına.


Bong’un ilk filminin en güçlü yanı mükemmele yakın kurgusu. Senaryosuyla beraber filmi taşıyan bir diğer unsur da tabiki Bong’un anlatım gücü. Yer yer serpiştirilmiş deneysel kısa filmler gibi duran filmin içine çok iyi yedirilmiş kısımlara hayran olduğumu söylemeliyim. Karakter tasvirleri o kadar iyi yapılmış ki bazen senaryoyu sadece karakter omuzlarında götürmeye bile girişiyor Bong. Daha o zamandan sinema zekasını belli eden kamera açı ve hareketleriyle istediği zaman gerebilen, istediği zaman duysula bağlayan, istediği zaman da gülme krizine sokan yetkinliğiyle şov yapıyor resmen. Artık günümüz de binbir şekle bürünen hikaye anlatımları arasında kendi tarzının çizgilerini o kadar esnek çekiyorki Bong, hem ona ait olanları daha da geliştiriyor hem de başka tarzları kendi tarzına yedirerek yeni melez bir biçim ortaya çıkarabiliyor bu sayede. Ve belli sahnelere mal edilmiş kamera açı hareketleriyle tabiri caizse oyuncak gibi oynuyor. Bu anlamda günümüz sinemasının en yaratıcı yönetmenlerinden bir tanesi olduğunu ispatlıyor.

 

Bir hayalim var yaşamak istediğim. Öyle çok ahım şahım bir şey de değil hem. Bir dağ havası almak, ağaçların arasında yürümek istiyorum sadece. Sonra da çimenlere uzanıp bir güzel uyku çekmek yeter bana. Ama ne telaşlı bir hayatım varmış, başımı kaldıracak vaktim yokmuş meğer. Hiçbir şey yapmadan her anını meşgul edebiliyormuş insan. Bir hayat planım da var tabi. Olmazsa olmaz. Hem ne için yaşar ki insan, bir hedefi olmadıktan sonra. O hedefime ulaşırsam nasıl mutlu olacağımı anlatamam... Düşündüm de, gerçekten anlatamam. Havlayan bir köpekten beter ne olabilir ki? İnsan kendi sesini bile duyamadıktan sonra kendi evinde ne gerek var çene tüketmeye. Bu şehir çok yoruyor insanı, bir sürü şey yapıp yoruluyormuşum gibi geliyor, sonra uyanıyorum gene bomboş her yanım, gene yalnızım. Bir kovalamaca, bir hengamedir gidiyor. Herkes bırakmış kendini akıntıya, nereden geldiklerini merak bile etmeden. Oysa bir dağ havasıymış eksik olan, bir kuş sesi, bir çimen kokusu. Şimdi camın arkasında baksam da bu manzaraya, dokunsam da biliyorum, onlar bana dokunmayacaklar. Bir ağaç kovuğuna para sıkıştırsam bir yaprağını verir mi bana acaba, bir yürüyüş yapabilir miyim eskiden istediğim gibi..eskiden..çok eskiden...


2 yorum:

Unknown dedi ki...

filmin fotografisi mi derler bir tabir vardır hani..
o mükemmel gibi duruyor, her kare bir başka fotoğraf sanki...henüz izlememiş olsam da bende öyle intiba bıraktı.

rollo tomassi dedi ki...

filmin sinematografisi :) ama senin bahsettiğin biraz daha farklı bir şey, görüntü yönetmenliğinden daha çok, kadrajların güzelliğinden bahsediyorsun sanırım, aslında filmde bunlar gibi bi sürü görüntü mevcut, görüntülerle bir ritim olduğunu bile söyleyebilirim, eğer böyle denemeleri seviyorsan vakit kaybetmeden izle derim.