22 Şubat 2011 Salı

Mucize bekleyen kullarına Tanrı’nın dokunuşu: Lourdes


Avusturya’lı yazar-yönetmen Jessica Hausner’in son filmi Lourdes, bir cümleyle özetleyecek olursak, inancı sorgulayan bir film. Üstelik bunu yaparken, Tanrıyla kul arasına giren dini ritüeller ve mekanlar gibi iddialı bir yol da seçmiyor. Sadece, iyileşme umuduyla dini mekanlara giden bir grup insanla bir kaç günlük bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Aslında bu bizim ülkemiz için çok da yabancı bir durum değil, türbelere akın eden binlerce insanı gözünüzün önüne getirmeniz yeterli olacaktır. Lourdes’te bu durum daha çok “hac” ibadeti benzeri bir organizasyonla  gerçekleştiği için, olaylar adeta dini bir turistik gezi edasında cereyan ediyor sadece.

Lourdes’in inancı sorguladığını söylemiş olsam da, filmin anlatım biçiminin benim sözlerim kadar iddiali olmadığını bilmenizi isterim. Aslında, hiçbir şey hatırlamamanıza rağmen suratınızda morlukla uyandığınız bir rüya gibi. Ve bu dingin yapı filmi öyle bir güçlendiriyorki, elinizi yüzünüzdeki morluğa sürmek dahi istemiyorsunuz. Belki sadece bir arkadaş şakası, sadece boya, ama bilmek dahi istemiyorsunuz. Film boyunca gördüğümüz “dindar” insanların Tanrı’ya bakışlarını, yalvarışlarını ve şifa dilenmelerini gördükçe içimiz acıyor belki, bizden hissetmemiz istenen bu duygunun ne kadar acele verilmiş bir tepki olduğunu anlamamızsa, filmin dingin yapısına inat bir hızla gerçekleşiyor.


Hausner’in kurduğu bu ince ve hassas yapı, Tanrıyla ondan iyileşme umuduyla medet uman insanlar arasındaki bağın niteliğini de temsil ediyor aslında. Film boyunca din adamlarının “önce ruh iyileşmeli” nasihatlerine kulak bile asmayan bu insanlar, Tanrıdan tek bir şey istemektedirler: Şifa. Aslında mağaralara gidip duvarları öpen, gece gündüz dua eden bu insanlar her an, iyileştikleri o anın hayaliyle yaşamaktalar sadece. Bir sahnede görevlilerden bir tanesi Peder’e bir soru sorar; Tanrı iyi mi yoksa, herşeye muktedir mi? Her ikisine de sahip olsa herkesi iyileştirirdi değil mi? Peder’in yanıtı şöyle olur: Tanrı aslında herkesi iyileştiriyor, ama bazılarının mucizeleri görünmezler, onlar içeriden yaşanırlar, umutsuz birinin Tanrı’nın yardımıyla yaşama umuduyla dolması gibi mesela. Aynı peder bir hastanın; Neden ben değil de başkası iyileşti, neden ben değil de o? Sorusuna; İyileşenler ve iyileşmeyenler, zenginler ve fakirler, iyiler ve kötüler, dünyanın bir dengesi olması lazım, cevabını verir. Burada pederin tek bir amacı vardır aslında; insanların bedensel bir şifa aramak yerine ruhsal bir yardım istemelerini sağlamaktır, başka bir deyişle her şeye verilecek bir cevabı olan insandır o.


Peki bu hastalar ne yapmalı, nasıl bir yoğunluğa girmeliler ki iyileşebilsinler, Tanrı’nın kendilerini seçmesini nasıl sağlamalılar? İşte tam bu nokta da Hausner kuyuya atıveriyor taşı sağolsun. Sylvie Testud’un muhteşem bir performansla hayat verdiği Christine karakteri filmin başından itibaren anladığımız kadarıyla dine çok bağlı değil. O da oraya sadece iyileşme umuduyla gelmiş. Ama aslında onun farkı demin de söylediğim gibi, dinle çok bağlı bir karakter olmaması. Hausner’in filmin kırlıma anını Christine’in iyileşmesine çevirmesiyle beraber bizim kafamızda da aynı soru işaretleri beliriyor: Neden diğerleri değil de o? –başrol olması dışında tabi- Bu noktada aklımızda beliren cevaplar arasında başa oynayanlar; Tanrı’nın hastalar arasında şifa bulmak için rol kesmeyen tek kulunu seçmiş olma ihtimali, ya da Chrisitine’i iyileştiren şeyin Tanrı olmama ihtimali, sadece aşktı belki de?. Belki de Tanrı kendini kullanmaya çalışan, sadece iyileşmek için kendine yalvaran ve iyileştikten sonra sırf tekrar hastalanmamak için dua edecek olan diğer kullarına bir ceza vermek istedi, ve içlerinde en dindar olmayanını onların kıskanç bakışları arasında iyileştirdi. Bunlar dışında başka cevaplar da bulunabilir, ama hangi cevabı bulursanız bulun, insanların Tanrıyla olan ilişkileri üzerine, neye olduğu önemli olmamakla birlikte “inanç” üzerine bir şeyler söyleyen, düşündüren bu filmin, vücudunuzda bırakacağı bir kaç morluğun müjdesini verebilirim şimdiden.


Hiç yorum yok: