3 Kasım 2015 Salı
Mr. Holmes: Gerçeğin fendi mantığı yendi
Sherlock Holmes'un beyazperdede ve beyazcamda türlü türlü hallerini gördük. Zekası, sivri dili, kendine has espri anlayışıyla tanıdığımız bu hayali karakter, farklı bir filmde bambaşka bir hal içinde yine karşımızda. Mitch Cullin'in romanından Bill Condon'ın sinemaya uyarladığı Mr. Holmes filmi bizi Sherlock Holmes'ün yaşlılık dönemlerine götürüyor. Filmde Holmes'e, nam-ı diğer Gandalf, Ian McKellen hayat veriyor. Filmin biricikliği, karşımıza yaşlı bir Sherlock Holmes çıkarmasında yatmıyor tabiki. Zekasıyla ve muhteşem hafızasıyla olayları çözmesine alışık olduğumuz bir karakterin, hafızasını yitirişine, emeklilik hallerine ve çaresiz hallerine tanıklık ettirdiği için özel bir film Mr. Holmes.
Arthur Conan Doyle'un hayali dedektifi Sherlock Holmes'ün aksiyona, komediye, polisiyeye hatta gerilime bile çok müsait bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu karakterin en dinç halini alıp bu film türlerine yelken açmak yerine, yaş itibariyle çökmüş, deyim yerindeyse ölmek için gün sayan bir hali üzerine kurulmuş dram filmi yapma (ya da kitap yazma) fikri daha en başından saygı ve ilgi uyandıran bir durum. Zaten filmin genel yapısı da bu duruşunu destekler nitelikte bir dinginlik ve olgunluk içeriyor. Arı sütüydü, çin biberiydi derken hafızası başta olmak üzere sağlığını geri kazanmaya çalışan Sherlock Holmes, gün geçtikçe daha da kötüye gitmekte ve daha çok şeyi unutmaktadır. Bunun üzerine bir de emekli olmasına sebep olan vakanın akıbetini unutması eklenince Holmes'ün gerçek ve kurgu arasındaki mücadelesi başlamıştır. Olayın bir başka tanığı olan Watson, kurmacanın olanaklarıyla Holmes'ü kahramanca gösteren bir sonla anlatmıştır vakayı kitabında. Ama Holmes, içinde bir yerlerde saklı olan gerçeği bulmaya niyetlidir. Bu olayı hatırlayarak, hafızasını geri kazanmış olmaktan daha çok, belirsizlik üzerine kurduğu vicdan azabının da nedenine ulaşmış olacaktır. Çünkü içten içe suçlu olduğunu biliyor gibidir Holmes. Ve olayı tam olarak hatırladığında Holmes kurgu dünyasına ilk adımını da atmış olacaktır.
Her insan gibi o da bu dünyadan hiçbir şeyi yarım bırakmadan göçmek istemektedir. Ve bunun için bazen (ya da çoğu zaman) "gerçek"ten uzaklaşmak gerekir. Ve hiçbir mantık, insanı tamamen açıklayamaz. İnsanın ikircikli yapısı buna müsaade etmez zaten. Holmes'ün olayı hatırlaması da bu yüzden çok uzun sürer. Holmes hep mantığını zorlamıştır hatırlamak için. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır. Ve sonuna kadar da bu doğrultuda arar kendi gerçeğini. Ama olayı ve sonrasını hatırladığında, neden mesleği bırakıp emekli olduğunu da hatırlar. İnsan mantıktan ibaret olmadığı gibi mantıkla da açıklanamaz. Holmes bir anlamda, sahip olduğu muazzam zekanın da elinin kolunun bağlandığı bir olaya tanık olmuştur. O yüzden huzuru inzivada aramış ama hafızası onu bu gerçekle bir kez daha "yeniden" sanki ilk defa yaşıyormuş gibi yüzleştirmiştir. Bu onun için iyi mi kötü bilinmez ama filmin son sahnesi bu yaşananların Holmes'e, sebep olduğu ölümler için en azından bir tövbe, bir özür dileme şansı tanıdığını göstermektedir.
Mr. Holmes, sadece yaşlı ve bunak bir Sherlock karakteri yaratarak kenara çekilmiyor. Bu sıradışı karaktere sıradan bir insan gibi düşünmeyi öğretiyor. Şimdiye kadar insanları, insanüstü algısı ve zekasıyla bir bakışta anlayıveren ve olayları nasıl çözdüğünü bölüm sonlarında bir çırpıda anlatıveren bu adamı, ne kadar insani bakarsa o kadar insanı anlayacağı bir kıvama getiriyor. Ve bunu, olayın yaşandığı zamanı göstererek yapmıyor. Çünkü bunu yaparsa yine karakterini yüceltiyor gibi görünmekten çekiniyor. Kullandığı yöntem de insani anlatısına uygun oluyor ve her sıradan insan gibi Holmes'ün de aklı başına ancak ölüm yaklaşınca geliyor. Mr. Holmes'ün özüyle biçimi arasındaki uyumun kaynağı da burada yatıyor. Ve bu kararlı ve bütünlüklü sinema dili maalesef karşımıza pek sık çıkmıyor.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder